ANLATIM ÖZGÜRLÜĞÜ
       ANLATIM ÖZGÜRLÜĞÜ
 
 
 
Bireylerin söz, yazı, resim veya başka araç ve yollarla düşüncelerini ifade etmeleri Anayasanın 26. Maddesi ile güvence altına alınmıştır: “HERKES”, düşünce ve kanaatlerini “SÖZLE” (konuşmak, söylev vermek, şarkı söylemek vb..), “YAZIYLA” (özel yazışmalar, kitap, broşür, gazete vb..), “RESİM VE BAŞKA YOLLARLA” (tiyatro, sinema vb..) tek başına veya (örgütlü veya örgütsüz) toplu olarak AÇIKLAMA VE YAYMA ÖZGÜRLÜĞÜNE sahiptir. Açıklama ve yayma hakkı, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber ve fikirleri her yoldan aramak, elde etmek, yaymak (fikirleri başkalarına aktarmak, onları kendi düşünceleri doğrultusunda inandırmak, bir düşünceyi aşılamak, öğütlemek, benimsetmek, örgütlemek vb..) hakkını kapsar.
 
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. Maddesi “anlatım özgürlüğü”nü “Herkesin fikir ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, fikrinden ötürü rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber ve fikirleri her yoldan aramak, elde etmek ve yaymak hakkını içerir” biçiminde düzenlemiştir.
 
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesinde “anlatım özgürlüğü” şöyle yer almıştır:
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin karışması ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak veya vermek özgürlüğünü de içerir.
“Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.
“2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın, ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı formalitelere, koşullara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”
 
Öyleyse “ANLATIM ÖZGÜRLÜĞÜ”;
 
·        Düşünce özgürlüğü aslında düşüncenin açıklanması özgürlüğüdür. Düşünce insanın iç dünyasında kaldığı ve dışa yansımadığı sürece hukuki bir düzenleme konusu olmaz. Anlatım özgürlüğü, düşünceyi oluşturabilme olanağını da tanır.
 
·        Herkes görüşlerini açıklamak, yaymak, aşılamak, öğretmek, propagandasını yapmak... özgürlüğüne sahiptir. Her türlü kanaat oluşturmak, her türlü bilgiyi almak ve yaymak tam bir özgürlük içinde kullanılabilmelidir.
 
·        Haber veya fikir almak ve vermek serbestisinin kamu otoritelerinin müdahalelerine karşı korunması asıl olup, bunun ilkelerine aşağıda değinilecektir. Anlatım özgürlüğünün tam bir serbestlik içinde kullanılabilmesi gerekir. Ancak bu serbestlik, mutlak değildir. Anlatım özgürlüğü, tüm haklar gibi, sorumluluk duygusuyla kullanılmalıdır. Ulusal güvenliği, toprak bütünlüğünü, kamu düzenini, başkalarının kişilik haklarını, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığını korumak, suç işlenmesini önlemek gibi gerekçeler toplumun sürekliliği bakımından çok önemlidir. Bu nedenler, toplumun sürekliliğini korumak bakımından anlatım özgürlüğünü sınırlamayı haklı kılıyorsa; o oranda, sınırlamaya gidilebilir. Hukuk düzenleri, ne denli önemli olursa olsun hiçbir hakkın kötüye kullanılmasını onaylamaz. “Bu dengeyi sağlamak için genel ölçüt, resmi makamların müdahalelerini olabildiğince önlemek, müdahalenin gerektiği durumlarda çabuk ve etkili biçimde bastırmak ve toplumun değer ve inançlarının sadece şiddete dayalı tahribini ortadan kaldırmak olmalıdır.”[1]
 
·        Devlet, ancak, hukukun öngördüğü sınırlama ilkelerine uyarak, radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutabilir. Ancak günümüzde “devlet tekeli” dahil hiçbir tekel/tekelci anlayış ve tekelci girişimler özgürlük rejimiyle bağdaştırılmamaktadır. Bilişim ve iletişim teknolojisi, anlatım özgürlüğünün önündeki ülke ve tekel duvarlarını yıkmak üzeredir.
 
·        Yurttaş-yabancı, sivil-asker, kamu-özel, gerçek-tüzel kişiler, kısaca “herkes” için tanınmıştır. Asker ve sivil kamu görevlilerinin “anlatım özgürlüğü”, hizmetin gerekleriyle sınırlandırılabilir.
 
·        Hem kendi başına önemli bir haktır, hem de diğer hakların korunması bakımından belirleyicidir. Örneğin, basın özgürlüğü bakımından özel önem taşır: Basın, kamunun yararına olan sorunlar üzerinde bilgi ve görüşleri yayar; bunu yapmakla ödevlidir. Bilgi ve görüşleri edinmek de, kamunun hakkıdır.
 
·        Demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve toplumun ilerlemesinin ve her bireyin kendini geliştirmesinin temel koşulunu oluşturur[2].
 
·        Yalnızca onaylanan, ilgilenmeye değmez görünen, zararsız olduğu kabul edilen ya da nasıl olursa olsun fark etmeyen “bilgi” ya da “düşünce”ler için değil; Devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, çarpıcı gelen, şok eden, hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de gereklidir[3].
 
·        Duyurulmak istenen bilgi ve düşüncelerin başka bireylere ve topluma ulaştırılmasının engellenmemesini öngörür.
 
·        Demokratik toplumun onsuz olmayacağı “çoğulculuğun”, “hoşgörünün” ve “açık fikirliliğin” gereğidir. Çünkü bunlar olmaksızındemokratik toplum olmaz. Bu bakımdan özgür/serbest tartışma ortamı bulunmayan sistemlere “demokrasi” denmemektedir.
 
         9.8.2002 tarihli Resmi Gazetede Yayımlanan 4771 sayılı Yasaya göre;
A)Türk yurttaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilir. Bu yayınlar, Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel niteliklerini, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz. Bu yayınların yapılmasına ve denetimine ilişkin usul ve esaslar, Üst Kurulca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir (md. 8/A).
B)Türk yurttaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için.... özel kurslar açılabilir. Bu kurslar, Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel niteliklerine, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz. Bu kursların açılmasına ve denetimine ilişkin esas ve usuller, Milli Eğitim Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir (md.11).
 
         Yasa koyucu, bu düzenleme ile önemli bir açılım yaparak, kültürel hakların kullanılmasının her durum ve koşulda azınlık yaratmayacağını, devletin ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayacağını, farklı kültürlere tanınacak yaşama hakkının ayrışma değil zenginlik ve bütünleşmeye katkı yapacağını benimsemiştir.
 
·        Her konunun ifade edilmesi güvencesini sağlar: Konu sınırlaması yoktur: Siyasi, ticari, felsefi, artistik, bilimsel ve benzerleri.
 
·        Düşünce özgürlüğünü sınırlayan hukuki nedenlerin çok dar yorumlanması gerekir. Toplumsal gereksinim baskısı bulunduğunda ve bu baskıyla orantılı olacak biçimde sınırlanabilir.
 
·        Siyasi görüş açıklamak, bu güvencenin kapsamındadır. Basın özgürlüğü, halkın siyasal liderlerin düşünce ve tavırları hakkında bir görüş edinebilmesi ve oluşturabilmesi için en uygun yollardan biridir. Özgür siyasal tartışma, demokratik toplumun özünü belirler. Politikacıları eleştirmenin kabul edilebilir sınırları, özel bireyleri eleştirmenin sınırlarına göre daha geniştir. Bir politikacının, her bir sözünün ve davranışının gerek gazeteciler ve gerekse daha geniş ölçüde kamu tarafından yakın gözetimine kendisini açık tutması hem kaçınılmazdır, hem de bilinen bir durumdur. Bir politikacı özellikle kamuya açıklamalar yaptığında daha yüksek derecede bir hoşgörü göstermek zorundadır. Bir politikacı, özel yaşamı çerçevesinde bir eylemde bulunmadığı zaman bile, şöhretinin korunması bakımından kuşkusuz ki hak sahibidir. Ancak bu korumanın gerekleri, siyasal sorunlarınaçıkça tartışılmasının yararı dikkate alınarak yapılmalıdır. İfade özgürlüğü siyasal sorunlara ilişkin olduğunda, söz konusu olabilecek kayıtlamalar mutlaka çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik anlayışı içinde uygulanmalıdır. Demokratik toplumda politikacılar, “kabul edilebilir düzeydeki” eleştirileri hazmetmek zorundadırlar. Hükümeti eleştirmenin hoş görülebilir sınırları, kişileri, hatta politikacıları eleştirmenin sınırlarından daha geniştir. Politik sistemde Hükümetin eylemleri ve ihmalleri, sadece yasama ve yargılama organlarının değil, basının ve kamuoyunun da yakından incelemesine tabidir. Dahası hükümetin elinde tuttuğu üstün konum, özellikle muhaliflerinin ya da medyanın haksız saldırılarını ve eleştirilerini karşılamak için başka araçları kullanabilecekken ceza davasına başvurmakta kendisini sınırlı görmesini gerektirir: Yinelenmelidir: hükümetin eleştirilmesinde hoşgörü sınırı bireyin ya da politikacının eleştirilmesindeki sınırdan daha geniş tutulmalıdır.
 
·        Anlatım özgürlüğü, bireye, topluma ve devlete, başka özgürlükleri yok etme hakkı vermez. Irkçılık, diktatörlük, savaş ve şiddet kışkırtıcılığı ile özgürlük düşmanı her türlü yobaz etkinlik buna örnek gösterilebilir. Türk Medeni Kanununun 2. Maddesi “hak ve özgürlüklerinkötüye kullanılmasının korunmayacağını” öngörerek, “başkalarına rahatsızlık ve zarar vermek” dahil her türlü kötüye kullanımı yasaklamıştır: Temel hak ve özgürlüklere en geniş serbestiyi tanıyan ülkelerde bile bunların sınırsız olduğu söylenmemektedir. Çünkü her özgürlüğün kendi yapısından kaynaklanan nesnel sınırları vardır. Bu sınırlar bağlamında özgürlüklerin hukuksal korumadan yararlanamayacak olan yönleri mevcuttur. Özgürlüklerin kendi yapısında var olan bu sınırların nesnel hukuk tarafından düzenlenmesi önemli değildir. Açıkça belirtilmemiş olsa bile aslında bu nitelikteki sınırların var olduğu bir gerçektir. Bu nedenle kimi pozitif hukuk belgelerinde bu nitelikteki sınırların belirtilmesi söz konusu özgürlüklere yönelik olarak yeni bir sınırlamanın getirildiği biçiminde yorumlanmamalıdır. Bu biçimdeki bir kural sadece var olan bir durumun açıklanması olarak kabul edileceğinden yeni bir sınırlama sayılmaz. Anlatım özgürlüğünün de kendi yapısından kaynaklanan nesnel sınırları vardır. Örneğin iftira, küfür, onur kırıcı nitelikteki konuşmalar, ırksal ve dinsel nefreti körükleyen ifadeler, müstehçenlik içeren söz, yazı ve resimler. Bunların sınırlarının çok iyi belirlenmesi gerekir[4]
 
*        Resmi görüş ve düşüncelere muhalefet eden bir kişinin görüşleri siyasal arenada kendine yer bulabilmelidir. Anlatım özgürlüğü, karşıt görüş ve inançlara yaşama hakkını güvence altına alır.
 
*         Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette basının öncü rolü vardır; halkın siyasal liderlerin düşünceleri ve davranışları hakkında görüş sahibi olmaları basın aracılığı ile olmaktadır. Böylece herkes, özgür siyasal tartışmaya katılma olanağını elde eder.
 
*        Çünkü anlatım özgürlüğünün esası, “devlet gibi düşünmeme”, “kurulu düzeni sorgulama”, “ters düşme”, “aykırı gelme”, “itiraz etme”, “farklı olma”, “yerleşik olanı sarsma”yı güvence altına almaktır.[5]
 
*        Açıklanan düşüncenin yalnız içeriği değil, ifade yol ve şekli de Anayasanın koruması altındadır. İletim yol ve araçlarına getirilecek her türlü kısıtlama haber verme ve alma hakkını olumsuz yönde etkiler.
 
·        İfade özgürlüğü, genel olarak, bilgi ve görüşlerin alınması ve yayılmasını da amaçladığından, kültürel, siyasal ve sosyal alanda her türlü bilginin ve görüşlerin insanlar arasında dolaşımı olanağını sağlayarak, sanatsal ifadeyi, resim yapma ve sergileme faaliyetlerini, ticari bilgiyi, reklam ve rekabet olgularını da kapsar.
 
·        Ödev ve sorumlulukla birlikte kullanılır. Örneğin, insanları ve kümeleri savaşa, isyana, ırkçılığa, halkı birbirine düşürmeye, teröre teşvik veya tahrik içerikli bir propaganda, anlatım özgürlüğünün kötüye kullanılmasıdır. Mutlak bir hak değildir. Bu özgürlüğün kullanımının tabi olduğu istisnalar vardır. Ancak bu istisnalar mutlaka dar yorumlanır ve mutlaka yasayla öngörülür.
 
·        Sınırlanmanın hukukça öngörülmesi ve meşru bir amaç gütmesi gerekir. “Hukuken öngörülmüş olmak”, iç hukukta temeli bulunan, bireyin “var olduğunu bildiği”/ulaşabildiği, açık biçimde formülleştirilmiş, uygun bir danışmayla anlayabileceği yazılı (özellikle yasa) veya yazılı olmayan hukukta yer almış olmasını anlatmaktadır. Denge kurulurken; “zorlayıcı bir toplumsal gereksinim” (toplumsal gereksinim baskısı), “uygun ve yeterli gerekçe”, “güdülen meşru amaç ile orantı”, “genel yarar ile bireysel yarar arasında denge”, “resmi mercilerin iyi niyetli, dikkatli, makul davranması”, “haklı ve makul neden”, “müdahaleye konu olan hakkın niteliği”, “müdahalenin derecesi”, “müdahale ile korunmak istenen kamu yararının niteliği”, “himayenin yoğunluğu”, “yakın, somut, ciddi tehdit ve tehlike oluşturma” gibi ölçütler gözetilir. Hukuku yorumlamak ve uygulamak durumunda olan organ ve makamların, demokratik bir toplumu niteleyen ilkelere azami dikkat ve özeni gösterme zorunluluğu vardır. Takdir hakkının oldukça sınırlı olduğu göz önünde tutulmalıdır: Serbest takdir hakkı değil, sınırlı/kısıtlı takdir hakkı...
 
·        Değerlendirme, somut olayın özellikleri gözetilerek yapılmalıdır.
 
·        Konuşma bir bütün halinde ele alınmalı ve öyle değerlendirilmelidir.
 
YARGI KARARLARINDAN ÖRNEKLER
 
-Düşünce açıklama ve eleştiri, demokrasi ve uygarlığın gereğidir. Düşünce açıklama özgürlüğünün varlığı; çoğunluğun inandığı ve iktidarı kullananların dile getirdiği görüşlerin söylenmesiyle değil; bunlardan farklı, belki de bunlara zıt görüş ve düşüncelerin de ifade edilmesiyle anlaşılır. Farklı düşüncelerin ve çok sesliliğin tahammül ve hoşgörü ile karşılanması, yanlışların düzeltilmesi ve toplumun daha ileri ve çağdaş çizgilere ulaşması yolunda bir adım oluşturur. Hukuk Devletinin egemen olduğu demokratik bir toplum yaşamının asıl güvencesi; toplumun duyarlılığında ve yurttaşların bilinç ve iradesindedir.
Bu ilkeler açısından bakıldığında; davada sözü edilen söyleşide konuşan......, topluma ve devlete ilişkin iyileştirme dilekleriyle birlikte düşünce ve eleştirilerini belirtmekte, doğru bulmadığı tutum, görüş ve uygulamalara karşı tepkisini dile getirmektedir. Toplumun duyarlı olması, Devletin tümüyle hukuka uygun işlemesi gereğini vurgulamaktadır.
Çok sesliliği kabul edince, tepki ve düşüncelerin ifade ve tarzlarında da farklılıklar olacağını kabul etmek gerekir.
Dava konusu söyleşi metninin bütünü göz önünde tutulduğunda; söyleşi yapılan kişinin düşüncelerini açıklaması ve doğru bulamadığı görüş ve uygulamalara karşı eleştiri ve tepkisini dile getirmesi niteliğinde olduğu kabul edilmiş ve suç kastı ile hareket edildiği doğrulanmamış olduğundan sanığın beraatine karar verilmiştir (Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 20.1.1997 gün ve 476 sayılı kararı).
 
-Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı olan sanık ..............’in 8.4.1996 günlü basın açıklamasında; genelde ülkenin sosyo-ekonomik sorunlarına değindikten sonra, özelde kamu emekçilerinin sorunlarını ve taleplerini madde başlıkları altında açıklayıp, taleplerinden bir sonuç alamadıkları takdirde açık alanlarda kitlesel basın açıklamaları yapıp, bundan da sonuç alamadıkları takdirde işi bırakma eylemlerinin genişletilerek uygulanacağını belirtmiş olmasına göre; emekçileri doğrudan suç işlemeye tahrik niteliğinde bulunmayan ve TCK’nun 311. Maddesinde tanımı yapılan suç tipini oluşturmayan ve DEMOKRATİK HAK ARAMA NİTELİĞİNDE BULUNAN bu söylemleri nedeniyle hakkında beraat hükmü kurulması gerekirken, dosya içeriğine uymayan bir gerekçeyle mahkümiyet hükmü kurulması bozmayı gerektirir (8. CD. 2.7.1998, 7642/10408).
 
-Sanığın 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle yaptığı basın toplantısında, hazırladığı bildiriyi okuyup birer örneğini toplantıya katılan basın mensuplarına dağıtmaktan ibaret eyleminde, atılı suçun (Dernekler Kanunu md. 75, 87) yasal unsurları oluşmaz (9. CD. 19.2.2001, 301/529).
 
-(KARŞI OY YAZISI:) Üçüncü bin yıla girerken, Türkiye’yi çetin bir hukuk sınavı beklemektedir. İnsanları özgürleştiren bir hukuk anlayışını uygulamaya yansıtmamış bir Türkiye, yasalarını benimsediği ülkelerin gerisinde kalmaya yargılı bir Türkiye’dir. Böyle bir durum, elbette ülkenin yararına olamaz. Türkiye özgürlükler/haklar sorununu çözerek üçüncü bin yıla girmelidir.
Bunlardan biri de hiç kuşkusuz düşünceyi açıklama özgürlüğü sorunudur.
Düşünce özgürlüğü ve dolayısıyla eleştirel akılcılık, demokratik toplumlarda vazgeçilmez bir değerdir. “Eleştirene pençemizi değil, elimizi uzatalım (...) Düşünceleri saymam tartarım” (Montaigne) anlayışına ulaşmak için, batılı toplumlar çok kanlı evreler yaşamışlardır. Aynı evrelerden geçmek elbette gerekmez. Bugün, artık eleştirinin bireysel ahlakın alanına giren vazgeçilebilir bir hak değil, kamusal ahlakın alanına giren bir görev olduğu ve bireyin ondan vazgeçme hakkı olmadığı, toplumun ilerlemesi ve yararı için zorunlu bir kaldıraç bulunduğu bilinci uygar toplumlarda yer etmiştir. Ne zamanki bir görüş, inanç ya da sistem eleştirilemezse, dogmalaşır; hem kendisi çürüyüp yozlaşır ve hem de toplumu kötürümleştirir. Ortaçağ kendini eleştirmediği için ortaçağ olmuştur. Düşünce özgürlüğünün ve eleştirir olmadığı toplumlarda, tartışan insanlar değil, çarpışan ordular üretir.
Demokratik toplumda, bireyler düşündükleri gibi konuşmalı, yazmalı, konuştukları, yazdıkları gibi düşünebilmelidirler. Bunlar örtüşmezse, orada ikiyüzlülük ve aldatma egemen olur.
Volney’in “Yıkıntılar”, Renan’ın “İsa’nın Yaşamı” adlı yapıtlarıyla; Hugo’nun, Zola’nın konuşma ve yazılarında Hıristiyanlığa, Kiliseye onaylanamayacak oranda saldırıda bulundukları ve özgür Fransa’nın bunlar karşısındaki tutumu bilinmektedir.
Amerika’da çevrilen “Kökler” filminde siyahlar beyazları doyasıya aşağılamışlardır. Ama eleştiri ve hoşgörü bilinci filmi yasaklamayı önlemiştir.
Ülkemizde ise 1970’lerde TRT’de oynanan “Fadik Kız” filmi, bir meslek adamının ahlaka aykırı düşen davranışına, o meslek grubunun örgütü katlanamamıştır.
B, Shaw: “Burası İngiltere mi, tımarhane mi”, “İngiliz kibarları, zenginlerin kutsandığı bir tapınak ve bakirelerin satıldığı bir pazardır”, “İngilizler, şaşkın, kibirli, budala bir ulustur”, “......bu ülkede başbakan olmaktansa köpek olmayı yeğlerim; J.P. Satre: “Cezayir’i önce işgal ettik, sonra ikiyüzlü bir sırıtkanlıkla adını değiştirdik, Fransız Cezayir’i dedik” der ve Fransızlar’a “katiller” diye saldırırken, ne İngilizler, ne Fransızlar yazarlarını cezaevine sokmayı düşünmüşlerdir.
Yazar Averçenko, “Devrimin Sırtına Saplanan Oniki Bıçak” adlı yapıtında Lenin’le alay etmiy ve ona sövmüştür. Buna karşılık Lenin şunları yazmıştır: “Son kertesine varmış bir nefretin, bu ustaca yazılmış kitaba, nasıl yer yer gerçekten güçlü, yer yer de gerçekten zayıf bölümler getirdiğini görmek ilginç oluyor... Bence kitaptaki anlatımlar yeniden yayımlanmaya değer. Yetenekli insanlara cesaret vermeliyiz.” Zor kullanarak devrim yapan bir kişinin bu hoşgörüsü, Stalin döneminin kanlı sayfalarıyla elbette karşılaştırılamaz.
Bir süre önce, Fransız Cumhurbaşkanı Chirac ve Başbakan Jospin, İkinci Dünya savaşında Fransa’nın Yahudiler’e karşı suç işlediğini itiraf edebilmişlerdir; Fransızlar bu itiraflara tepki göstermek şöyle dursun, bu devlet adamlarını alkışlamıştır.
Japon Tarihçi Sabura Ienega , Japon Tarihi adlı yapıtında Japon ordusunun Çin’de, Singapur’da İkinci Dünya Savaşı sırasında kimyasal silah kullanarak suç işlediğini yazmış, yönetim kitabın okullarda okutulmasını yasaklamıştır. Ancak Japon Yüksek Mahkemesi, bilimsel/tarihsel gerçeklerin yasaklanamayacağına karar vererek yönetimin işlemini iptal etmiştir.
Amerikan Yüksek Mahkemesi, protesto için bayrağı yırtmayı, düşünceyi açıklama özgürlüğüne sokmuş ve eylemin hukuka uygun olduğunu belirtmiştir.
Kanada Yüksek Mahkemesi, mahkemeyi aşağılama ve ona saldırının (Kopyto 1988, Coastes 1988), ikinci ve açık seçik propagandanın (Taylor 1987, Keegstra 1988, Andrews 1989, Luscher 1985, Het Hot Video 1985) düşünceyi açıklama özgürlüğünün kapsamına girdiğini; bu özgürlüğün gerçeğin araştırılması, toplumsal ve siyasal kararlara katılma ve kişisel açılım ve zenginleşme için zorunlu olduğunu (Ford 1988) vurgulamıştır (Brun, Henri/Temblay, Guy, Droit Constitutionnel, Quebec, 1980, s.888, 890).
AİHM’ne göre, Sözleşme; hakları kuramsal ve yanılsamacı biçimde değil, uygulanabilir, etkili ve somut biçimde güvence altına almıştır (Artico, 13.5.1980). Çoğulculuk, hoşgörü, görüş açıklama demokratik toplumun kurucu ögeleridir. Toplumlarda, yalnızca hoşgörülen, saldırgan ve zararlı olmayan görüşleri değil, toplumu yüreğinden yaralayan,onu sarsan, aşağılayan, rahatsız eden görüşleri/inanışları sergilemek de, düşünceyi açıklamak özgürlüğüne girer (Handyside, 7.12.1976, Sunday Times 1979, TKP 1998). Din, düşünce ve bunları açığa vurma özgürlükleri demokratik toplumun olmazsa olmaz temelidir. Dindar, dinsiz, kuşkucu, agnostik olabilme, çoğulcu toplumda olağan yaşama biçimleridir (Kokkinakis 1993). Öğreti aşağılayan ideolojik öğrenim sözleşmeye aykırıdır. Devlet; dinler, düşünceler karşısında yansız ve öğrenim de nesnel (objektif), eleştirel ve çoğulcu olmalıdır (Kjeldsen 1976).
AİHM, bu temel ilkeleri birçok kez vurguladıktan sonra, daha somut olaylarda tutumunu belirgin biçimde ortaya koymuştur.
Profil Dergisinin basımcısı Peter Michael Ligens, Avusturya Başbakanı Kreisky için “oportünizmin en aşağılığı, ahlaksızlık, onursuzluk, vahşilik, siyasal ahlaktan yoksunluk” sözcüklerini kullanarak onu aşağılamış ve Avusturya Mahkemesince hüküm giymişti. Yukarıdaki ilkelerden yola çıkan AİHM, düşünceyi açıklama özgürlüğünün demokrasinin temel taşı, birey ve toplumun gelişmesi için zorunlu olduğunu, yalnızca sakıncasız söz ve görüşleri değil, incitici, kaygı verici olan haber ve görüşleri de içerdiğini, çoğulculuk, hoşgörü, görüş açıklama ve dolayısıyla basın özgürlüğünün demokratik toplumun kalbi bulunduğunu vurgulayarak, Ligens’in Avusturya mahkemesince hükümlülüğüne karar vermesini Sözleşmenin ihlali saymıştır (8.7.1986).
Distillers Şirketlerinin çıkardığı Thalidomide adlı ilacın sakat doğumlara yol açması üzerine, Sunday Times, yetkilileri “cimrilik yapacak kadar pişkin ve utanmaz” olmakla suçlamış ve gazete İngiltere’de hüküm giymişti. AİHM, yukarıdaki gerekçeyle bunu da düşünceyi açıklama özgürlüğüne sokmuştur (26.4.1979).
Forum Dergisi basımcısı Gerhard Oberschlick, Parti lideri ve Eyalet Valisi Jörg Halder’i “ahmak, geri zekalı” diye aşağılamış ve Avusturya’da hüküm giymişti. AİHM, 1.7.1997 tarihli kararında, bu sözleri düşünceyi açıklama özgürlüğü saymıştır.
Bir kez daha vurgulayalım ki; hoşgörü, davranış ve düşünce başkalıklarını onaylamak, onları paylaşmak değildir. Böyle olursa, kişi kendini hoşgörmüş olur. Bu ise, başkalık ögesi taşımadığından hoşgörü kavramına girmez, giremez. Hoşgörü, onaylamadığı başkalıklara katlanmaktır ve bu yüzden başkalık ve katlanma olarak iki ayrı ögeyi bağrında taşır.
Yukarıda sergilenen AİHM’nin kimi kararlarındaki sövgüleri, düşünce özgürlüğü kapsamında algılaması benim için de şaşırtıcıdır. Ancak, bu görüşü paylaşmasak bile, düşünceyi açıklama özgürlüğü konusunda Batının ve AİHM’nin hoşgörü sınırlarını geniş tutmaktaki bu tutumu, yargı kararlarımızı yeniden gözden geçirme konusunda, sanıyorum, bizi en azından düşündürecek boyutlardadır.
Eleştiri ve hoşgörü, çağcıl ceza hukukunda, suçun hukuka aykırılık ögesini hukuka uygun kılan etkenlerdendir. Eleştiride estetiği aşmamak ve incelik elbette asıldır. Ancak eleştiri estetiği aşıldığında, onaylamadığımız bu aşırılığa katlanmak, onu hoşgörü sınırları içerisinde değerlendirerek hukuka uygunluk ögesini geniş tutmak, toplum ve eleştirilen düşüncenin yararınadır. Korunan değerle toplum yararı arasındaki çatışmada optimum denge, hoşgörünün sınırları genişletilerek korunmalıdır.
Çağcıl ceza yasaları ulusal simgeleri (md. 145), anayasal kurumları (md. 158, 159), kutsal değerleri (md. 175), görevlilerin (md. 266) ve bireylerin onurlarını (md. 480-486) elbette koruyacaktır, korumalıdır da. Suç işlemeye özendirme (md. 311), yasaya uymama ve halkı düşmanlığa kışkırtma (md. 312) için de durum elbette böyledir. Ancak bu konuda hoşgörü sınırları dar tutulursa, her eleştiri suç sayılırsa, korunan bu değerlerin ve toplumun gelişmesi durdurulmuş olur. Bu hem toplumun ve hem de bu değerlerin zararınadır.
Bunun çarpıcı bir örneği, dünya Salma Rüşdi olayında yaşamıştır. “Şeytan Ayetleri” gibi sıradan bir roman, Humeyni’nin fetvası sayesinde hem yapıtı, hem de yazarını hak etmedikleri biçimde ünlü kılar ve zenginleştirirken, İslam’a zarar vermiştir. Aynısı, ülkesinden kaçmak zorunda kalan Bengaldeş’li kadın romancı Teslima Nesrin olayında yaşanmıştır. Gerçekten, İslam, tarihsel ve bilimsel gerçeklerle bunlara yanıt verebilecek güçte iken, sanki veremezmiş gibi bir haksız duruma düşürülerek batılı insanın kafasında yapıtın gerçeği yansıttığı, İslam’ın bundan korktuğu izlenimi yaratılmış, hatta ucuz ün ve zenginlik peşinde koşan kimi serüvencileri İslam’a saldırarak rant sağlamaya özendirmiştir. Ayrıca “herkesin bir yolu ve yöntemi vardır. Allah sizleri sınamak için böyle yaptı. Hayırlarda birbirinizle yarışın” (Bakara 148, Maide 48, Fatır 32, Mü’minun 61) diyen ve başkalıkları/çoğulculuğu/hoşgörüyü özendirdiği doğulu ve batılı İslambilimcilerce vurgulanan İslam’ın özü konusunda yaratılan kuşku, kimi yazarlarda İslam’ın köktendinci olup olmadığı kaygısını uyandırmıştır (Örneğin, Bernard-Henry Levy, La purete dangereuse, 1994, s.99, 112, 116,124,189 vd. 238. Kepel, Gilles, La Revanche de Dieu gibi yapıtlar).
Oysa İslam, hiçbir zaman köktendinci ve integrist olmamış, Alain Tourain’in dediği gibi, köktendinciliği laikler kadar İslam’a inananlar da eleştirmişlerdir (Touraine, Alain, Critigue de la modernite, Paris 1993, sf.356).
Bu çarpıcı örnekler çok yenidir. Esasen düşüncelerin/inançların yasaklanması hep aynı sonuçları doğurmuştur. Sokrates, Nesimi, Galileo, Bruno, Voltaire v.b.’nun başına gelenler ve günümüzde bu düşüncelerin taçlandırdıkları anımsanmalı ve tarihin tekerrür etmemsi için ondan ders alınmalıdır.
Özetle demokratik bir toplumun insanı, güne söyleyeceği ya da yazacağı bir sözün, yazının suç olup olmadığı kaygısıyla başlayamaz. Çünkü özgürlük asıldır. Hukuk insanı özgürleştirdiği oranda meşrudur.
10.12.1988’de Sakharov’a ödülünü verirken, Avrupa Parlamentosu Başkanı Jose-Maria Robles: “düşman ilgisizliktir. Ötekiler sessizliği umut yaratmaz.” Diyordu. Sessizlik yaratan bir hukuk, hukuk değil, yasalar yığınıdır. Türkiye’nin girmeye çabaladığı Avrupa Birliği, insan haklarını savunmayı, dış politikasının gereği olarak görmektedir (Tribune pour L’Europe, Decembre 1998).
Türkiye bir hukuk devrimi yapmış; temel yasalarını kendi kotarmamış, Batıdan olduğu gibi alarak, uygarlığın ulaştığı son değerleri topluma yansıtmaya karar vermiştir. Batı uygarlığında oluşan bu yasalar ve dolayısıyla değerler, Rönesans, Reform, aydınlanma ve sanayi devrimini yaşamamış bir toplumun değerleriyle elbette çoğu zaman çatışacaktır ve çatışmıştır. Ancak, hukuk devriminin temel felsefesi ve amacı, Türk Yurttaşlar Yasasının gerekçesinde de yansıtıldığı üzere, toplumu alınan yasaların düzeyine yükseltmektir; asla yasaları toplumun düzeyine indirmek değildir. Tersi durumda, hukuk devrimi amacından sapmış olur. Türk yargıcı, her uygulamasında bu amacı göz önünde tutmak ve gerçekleştirmeye çabalamak zorundadır. Zira hukuk devrimi, salt Batıdan yasa almakla bitiveren kabuk bir alıntı değil, Türk Toplumunun düzeyini yükseltmek için bir kaldıraç işlevini üstlenmiş bir devrimdir. Yeter ki bu işlev, yüzeysel ve sığ taklitlerle değil, batılı yasaların önündeki felsefi birikim özümsenerek ve Türk Toplumunun uygarlıkla çatışmayan öz değerlerine kıyılmadan gerçekleştirilsin.
Hoşgörü de bu değerlerden biridir ve esasen Türk Toplumunun kültürel geçmişinde ve yaşamında, Mevlana’sında, Yunus’unda, Veysel’inde görkemli biçimde sergilenmiştir.
Türk Hukukçusu, bu hazır hoşgörü malzemesini, uygulamaya yansıttığı takdirde, uygar dünya ile kolayca yan yana gelebilecektir. Çünkü, kendi kültürel toprağında boy gösteren hoşgörü anlayışıyla uygar dünyada gelişen hoşgörü anlayışı çatışmamakta; yalnızca uygulamaya aktarılmayı beklemektedir; o kadar.
Somut olayda geçen (R.......Gazetesinde yayımlanan) “Devletin askeri karakollarını gazetesinde manşet atıp haritasını ve krokisini çizerek hedef gösterdiği” şeklindeki sözler, hiç kuşkusuz eleştiri estetiğinin ve inceliğinin sınırlarını aşmıştır. Bu sözleri paylaşmak, onaylamak olanaksızdır. Ancak, bu sözlerin yukarıdaki ülkelerdeki örnekler ve AİH Mahkemesi kararları gözetildiğinde eleştiri ve hoşgörü sınırları içinde kaldıkları, suçun hukuka aykırılık ögesinin oluşmadığı görüşü benimsenmelidir (4. CD. 26.4.1999, 3859/4503; Daire Başkanı Sami Selçuk’un karşı oy yazısı).
 
-Türk-İş’in, 3.1.1991 günü genel grev ilan ettiği ve bunu uyguladığı bilinmektedir. Sanık, gazetesinde bu konuda bir yazı yazarak eleştiride bulunmamış, “gün bekleme günü değil, direnme ve kavga günüdür” başlığı altında yer verdiği şu açıklama ile genel grev kışkırtıcılığı yapmıştır: “Emekçi Halkımıza.- Sermayenin iktidarları tarafından yıllarca halkımızın üzerinde tutulmak istenen kara bulutlara (ARTIK YETER) diyoruz.- Başta işçi sınıfı olmak üzere emeği ile geçinenler ekmek ve demokrasi için direniyorlar. Onbinlerce işçi hak arama mücadelesi için grev yapıyor; patronların işçi düşmanı çalışma yasalarını ve çalışma koşullarını reddediyorlar.- Karşılığında ise, başta Cumhurbaşkanı (T.Ö.) olmak üzere iktidar sahipleri patron sözcülüğü yaparak, “çalışma barışının işçiler tarafından bozulduğunu söylüyorlar. Gerçek ücretleri yarıya indiren, iş yasalarındaki anti- demokratik hükümlerle iş güvencesini sona erdiren 12 Eylül Rejimi ve onun uzantısı ANAP İktidarları, halkın desteğinde işçi sınıfının egemenliğini (YASA DIŞI) ilan etmektedir. Bununla da yetinmeyip Amerikan tekellerinin petrol paylaşım krizi olan Körfez krizini işçilere ve halkımıza bir tehdit olarak yöneltmektedirler. Hatta daha da ileri giderek güneydoğuya çağırılan Nato kuvveti ile halkımızı maceraya sürüklemek istemektedirler. Zaten şimdiden kriz bahanesiyle trilyonlanca liralık mali yük işçi ve emekçilerin üzerine yıkıldı.- Yıllardan beri işçi sınıfı ve diğer çalışan kesimler üzerindeki siyasal ve sendikal baskılara, sermaye iktidarlarının ekonomi politikalarına hayır diyen işçi sınıfı, mücadelenin bir dönüm noktası olan 3 Ocak Eylemi ile patronlara ve onların iktidarlarına bir ders vermeyi amaçlıyor ülke çapında tüm çalışanlarca kabul ve destek gören 3 Ocak işe gitmeme eylemleri, zam-zulüm düzeninin devamından olanların uykularına kaçırıyor. İşçi sınıfının kendi iradesi ve bastırması ile alınan, iktidarın (YASA DIŞI) saydığı 3 Ocak eylemi kararı, ekmek ve demokrasi mücadelesi veren tüm kişi ve kurumların haklı desteği ile meşruluğunu kanıtlamıştır. – Yöremizde sıcak mücadele şartlarını yaşayan işçiler fabrikalardan kavga sesleri getiriyorlar. Aldığı ücretle ay başını getiremeyen, gelecek güvencesinden yoksun çocuklarını sağlıklı besleyip eğitemeyen ASİL-ÇELİK’teki 650, DÖKTAŞ’taki 510 işçi 26 Aralık’ta greve başladı. AK-AL, YALOVA ELYAF ve AKTOPS fabrikalarında çalışan 4000 işçi grev kararı aldı. AkSa Fabrikasının toplu iş sözleşmesi uyuşmazlıkla sonuçlandı. Bu fabrikalarda grev bayrağının dalgalanması yakındır. Sermaye’nin sözcüleri toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde işçilerin yüksek talepler ile sürdükleri yalanını ısıtıp ısıtıp ileri sürmektedirler. Oysa örneğin AKSA Fabrikasında çalışan bir işçi 1989 yılında 161.6 milyon net kar ürettiği halde 4.2 milyon ücret almıştır. AKSA işçisi ayda ortalama 350.000 lira ücret alırken, ASİL-ÇELİK, YALOVA ELYAF VE AK-AL'’a 300.000 lira almaktadır. Yılda 253 iş gününde 226.5 iş günü patron için çalıştığı halde, kendi ücreti için sadece 26.5 gün çalışması yeterli olmaktadır. İşçilerin toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde ekonomik talepleri gerçekte enflasyonun gerisindedir. Gizli toplumsal soygun olan enflasyonun sorumluları, emperyalizmin gündemindeki sermaye iktidarlarıdır. – Yalova’nın emekçi halkı kendilerini çok yakından ilgilendiren bu işçi hareketliliğine karşı duyarsız değildir. Olmamalıdır da, - tüm çalışan ve ezilenleri sermayenin iktidarını protesto için; dayanışma içinde, ekmek ve özgürlük için 3 Ocak eylemine omuz vermeye çağırıyoruz. LASPETKİM-İŞ Yalova Şubesi, Otomobil-İş Bursa Şubesi, Yalova Elyaf İşçileri, TİGEM ve Bahçe Kültürleri İşçileri, Yalova Belediyesi İşçileri, Yalova Fırın İşçileri, Yalova.......Gazetesi! gün bekleme günü değildir, direnme ve kavga günüdür; genel grev hayatı geçirilmelidir. –İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği sağlanmalıdır.-Başta 82 Anayasası olmak üzere işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlenmesini ve gelişmesini engelleyen tüm antidemokratik yasalar kaldırılmalıdır.-İşçi çıkarmalar durdurulsun, işçi kıyımına son, işçi ve emekçiler savaş istemiyor. Savaşa ve çevik kuvvete hayır. İşçiler iktidara” denilmiştir.
Özel Daire bu yazıda sanığın suç saydığı fiili övmek kastı bulunmadığını belirterek yerel mahkeme kararını şu gerekçe ile bozmuştur: “Sanığın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü olduğu.....adlı gazetenin özel dördüncü sayısında yer alan “Emekçi Halkımıza” başlıklı yazının bütünüyle 12 Eylül Dönemini ve günün siyasi iktidarının sermayeden yana uygulamalarının emekçilere ve işçi haklarına kısıtlama getirdiği ve bu cümleden olarak konan genel grev yasağının aşılması, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin sağlanması, genel grevin hayata geçirilmesi, işten çıkarmaların durdurulması, işçi kıyımına son verilmesi gerektiğini vurgulamayan eleştiri niteliğinde olup kanunun suç saydığı fiili övme kastı bulunmadığı gözetilmeden yazılı şekilde mahkümiyet hükmü kurulması bozmayı gerektirmiştir.”
Yerel mahkeme kararında direnmiştir.
Anayasanın 54/7, maddesi, siyasi amaçlı grev ve lokavtı, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavtı, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişleri yasaklamıştır. Toplu İş Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu da, kanuna uygun ve kanun dışı grev ayrımı ve tanımı yapmış ve kanun dışı grevi kabul etmemiştir.
Yasalarla getirilen düzenlemeleri tenkit etmek, bunların hukuka aykırı düştüklerini savunarak değiştirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını istemek Anayasanın 25 ve 26. Maddelerinde ön görülen düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir sonucudur. 26. Maddenin birinci fıkrasına göre; “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollardan tek başına veya toplu olarak açıklama ve yazma hakkına sahiptir.” Yasanın hukuka uygun olmadığını, çağdaş uygulamalara ters düştüğünü, bu nedenle kaldırılması veya değiştirilmesi gereğinin ileri sürülmesinin düşünce ve kanaat hürriyeti çerçevesinde değerlendirmek gerekmekle birlikte, bu eleştiriler yanında mevcut Anayasaya aykırı davranmayı özendiren/destekleyen, aykırı davranışları öven bir tutum da sergilenmişse, o takdirde durum TCK’nun 312/1. Maddesi kapsamına giren bir suç oluşturur.
Bu ilkeler ışığında olayın değerlendirilmesi yapılırken öncelikle yazının bütünlüğü bozulmamalıdır (CGK. 25.1.1993/299-10).
 
-İnsan topluluklarının doğal bir özelliği; gelişmeye, ilerlemeye ve gerçeği aramaya zorunlu olmalarıdır. Bu gelişim, düşünce ürününün herkes önüne serilebilmesi, yayılabilmesi olanağının bir hak olarak kendilerine tanınabilmesine ve dolayısıyla bu olanağın kullanılabilmesine bağlıdır. O halde ister kişisel, ister toplumsal planda olsun, diğer hak ve özgürlükler yanında serbestçe düşünmek ve düşüncesini serbestçe ifade etmek olanağına sahip olmalıdır.
Çünkü kişiyi ve toplumu aydınlığa kavuşturacak, daha mutlu bir yaşantı düzeyine ulaştıracak olan gerçek ancak farklı inançların serbestçe tartışılması; her şeyin gün ışığına kavuşturulması sayesinde ortaya çıkar. Bunun için de kişilerin kitle haberleşme aracılığı ile etkilenmesinden fikir alış verişine ilişkin yayının, her şeyden önce ideal bir amaç, diğer bir ifade deyimle kamu yararı gütmesi gerekir. Yani düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi özgürlüğü, kişisel hak ve özgürlüğü ihlal etmemeli ve özellikle kişiye ya da kişi gruplarına toplum içinde layık oldukları yeri yeren, kişilerin yasalarca tanınmış olan özgürlüklerine, inançlarına, üzerinde son derece hassas oldukları değerlerine saygılı bir düzenin kurulmasına yardımda bulunan bir amaç gütmelidir. Fikir tartışmaları, hatta çatışmaları uygar bir toplum içinde yapılmalı, çoğu kez birbirine zıt düşen görüşler, alabildiğine özgür bir şekilde ve rahatça yansıtılabilmeli ve kamuoyunun (yasaların öngördüğü doğrultuda) biçimlenmesine yardımcı olunmalıdır.
Ancak, ne fikir özgürlüğü ve ne de fikri tenkit hakkı sınırsız değildir. O halde, her iki davranışta yasa ve ahlak kuralları içinde ve özellikle kamuoyunun olumlu yönde oluşmasına, toplumun daha ileriye götürülmesine yardım amacı ve özellikle bilimsel bir yaklaşımla yapılmalı, karşı fikirler böyle bir anlayış içinde dışa vurulmalıdır.
Eğer bir düşünce yukarıda anılan esaslara aykırı olarak ileri sürülürse bu düşünceler elbetteki yine aynı sınırlar içinde eleştirilip, kınanabilecektir. Hatta çok kez bu kınama ve eleştiri çok sert de olabilir. Bu bakımdan bir fikre karşı yöneltilen eleştirinin normal sınırlar içinde kalıp kalmadığı, ancak ileri sürülen fikir ile eleştirinin, kınama yazısının birlikte incelenip değerlendirilmesinden anlaşılabilir. (Dava konusu olaya gelince), davacı kamuya mal olan, bir kamu hizmeti gören bu itibarla düşünceleri kamuyu etkileyecek nitelikte bulunan bir bilim adamıdır. O halde, bu nitelikteki bir kişi kamuyu aydınlatma görevini yaparken, çok ölçülü olmalı ve görüşlerini bilimsel yaklaşımla ileri sürmelidir. Aksi davranışı çok sert eleştirme ve hatta kınama ile karşılık görebilir (4. HD. 23.6.1977, 10894/7295).
 
-Sanık Mete Dural’ın suç tarihinden önce İşçi Gazetesi yazı işleri müdürü bulunduğu sırada bu gazetenin 5.4.1971 tarihli sayısının birinci sayfasında yayınladığı (tütün üreticisi mücadelede) başlıklı yazısında, Karadeniz tütün üreticilerinin geçtiğimiz hafta içinde haklarını almak için mücadele içine girdiklerini, Karadeniz Tütün Üreticileri Sendikasının (KATÜS) TÖS ve devrimci öğrencilerle birlikte verdikleri mücadelenin yer yer devam ettiğini, Alaçam’dan başlayan direnişin bütün Karadeniz’e yayıldığını, Samsun Sigara Fabrikasının da direnişi destekleme kararı aldığını, üreticilerin tütün depolarını işgal ettiklerini haber şeklinde belirttikten sonra, işçilerin ve üreticilerin direnişleri burjuvaziye korku saldığını, direnişleri kırmak için ellerinden geleni yaptıklarını, ama başaramadıkları açıklanmış ve bundan sonra Karadeniz tütün üreticilerinin bundan sonraki mücadelesinin Devrimci İşçi-Köylü İktidarı olduğunu bildiğini söyleyerek sermaye sınıfı aleyhine işçi sınıfının tahakkümünü kurmak ve dolayısıyla bu sınıfı ortadan kaldırmayı amaçlayarak komünizm propagandası yaptığı tereddüde yer vermeyecek biçimde anlaşılmıştır (1. CD. 10.7.1973, 3429/2674).
 
-Anayasanın 20 nci maddesinde, herkesin düşünce ve kanaat hürriyeti olduğu ve düşünce ve kanaatlerin söz, yazı, resim ile veya başka yollarla açıklanabileceği ve yayımlanabileceği açıklandıktan sonra, 22. Maddesinde de, basının hür olduğu belirtilmiştir. Ancak basın özgürlüğü de sınırsız değildir. Bu özgürlük, kişilerin kişilik haklarıyla sınırlıdır. Başka bir anlatımla, basın özgürlüğü MK’nun 24 ve 49 ncu maddeleri hükümleriyle sınırlı bir özgürlüktür. Fakat kişilik haklarının sınırları da kamu yararı yönünden aşılabilir. Yani, kamu yararı ile kişi yararı çatıştığında kamu yararı üstün tutulur. Basının kamuyu aydınlatmasındaki yararı, mağdurun şeref ve haysiyetine oranla daha üstün bir değer gösterdiğinden eylemin, özel hukuk bakımından dahi hukuka aykırılığı ortadan kalkar. Basın özgürlüğünün kapsamı içinde haber verme, kamuyu aydınlatma, oluşturma ve eleştirme de yer alır. Bunlar basının hem hakkı, hem de görevidir. Eleştiri sert, kırıcı, kişiyi küçük düşürücü de olabilir. Basında yayımlanan haber ve eleştiri, objektif oldukça, doğru olaylara dayandıkça, doğru bir amaca yönelik bulundukça, şeref ve haysiyete tecavüz olsa bile sorumluluk söz konusu edilemez. Çünkü bu durumda hukuka aykırılık ortadan kalkmaktadır. O kadar ki kişiye karşı basında yapılan isnatların bir dayanağı bulundukça, davranışta ağır kusur unsurunun var olmadığı benimsenir (4. HD. 7.7.1977, 3518/7947).
 
*Sanık, camide verdiği vaaz sırasında, konunun dışına çıkarak, İngiltere’de yaşadığı sanılan “Şeytan Ayetleri” kitabının yazarı “Salman Rüşti’nin kellesini istiyoruz, katli vaciptir, Rüşdi’ye ölüm” şeklinde konuşmuştur. Sanık bu sözleri, vaaz dinlemekte bulunan topluluğa suç işlemeğe tahrik için değil, Salman Rüsdi tarafından yazılan “Şeytan Ayetleri” kitabında, İslam Dini ve onun peygamberine yöneltilen ağır suçlamalara karşı duyduğu tepkiyi dile getirerek, Salman Rüşdi’yi protesto etmek amacıyla söylemiştir. Bu nedenle ancak, genel kastın varlığı halinde oluşabilecek olan suç işlemeğe tahrik cürmü, kast yokluğu nedeniyle oluşmamıştır (CGK. 2.12.1991, 311/342).
 
*Propaganda; belirli bir düşüncenin toplum içinde yayılmasını ve yerleşmesini sağlamak amacıyla bu görüşün yayılması, birden çok kişinin bilgisine ulaştırılması ve onlar üzerinde etkili olunmasıdır. Propaganda yapılıp yapılmadığının saptanması için yazı metni, bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmeli, yazının ana teması, yazılma nedeni, yazıldığı ortam, yazarın amacı araştırılmalıdır.
Dava konusu olayda, Paris’te yapılan bir konferansa katılan sanık Doğu’nun orada yaptığı konuşması yazı haline dönüştürülerek bir dergide yayımlanmıştır. Yazı, dergi için özel olarak yazılmamıştır. Yurt dışında yapılan birçok yazar ile siyaset ve bilim adamlarının katıldığı toplantıda Kürt sorunu; yeri, niteliği, kapsamının ne olması gerektiği tartışılmıştır. Sanık, yaptığı konuşmada; “Kürt sorununun aynı zamanda Türk sorunu olduğunu, Türk ve Kürt halklarının kardeş olarak aynı acı ve dertleri paylaştıklarını, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı bulunduğunu belirtmiş, “Türk-Kürt sorunu çıkarmayın, biz kendi sorunumuzu kendimiz çözeriz. Kendimizi nasıl kurtaracağımız konusunda seçme hakkımıza ambargo konulduğunu hissettim. Sorunlarımızı kendi beğeneceğimiz yöntemlerle çözme hakkına sahibiz. Burada bir ayrımcılık yapmayınız” demiştir. Yazıda ırk ve köken ayrımı ile ulusal bütünlüğü bozmak, bir kısım insanların milli duygularını yok ederek veya zayıflatarak koparmaya çalışmak için veya Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazasıyla kısmen veya tamamen kaldırmayı hedef tutan propaganda yapılmamıştır. Yazının ana teması, “Türk ve Kürt halklarının birlikte yaşadığı mevcut sorunun, yabancılar karışmadan çözüleceği” biçimindedir (CGK. 18.2.1991, 341/34).
 
*Sanıklar. Öğretmenler Sendikası tarafından alınan boykot kararına uyarak öğretmenleri hukuka aykırı olarak görevlerini bırakmaya ve bu suretle TCK’nun 236/1 nci maddesinde temas edilen suç işlemeye alenen tahrik ve teşvik eyledikleri anlaşılmış ve hareketlerinde aynı kanunun 311 nci maddesinde yazılı cürmün unsurları tam olarak oluşmuştur (4. CD. 8.7.1972, 6116/6000)
 
*Sanığın, yazı işleri müdürü olduğu E....... Dergisinin Aralık 1990 tarihli özel sayısında yer alan ve kendisi tarafından yazıldığı anlaşılan “maden grevleriyle sınıfsal dayanışmayı yükseltelim” başlıklı yazının bütünü ile Zonguldak maden işçilerinin toplu sözleşme görüşmelerinin çıkmaza girmesi ve başlattığı grevin ve düzenlediği yürüyüşün yazarın kendi düşüncesine göre sermayeyi temsil eden iktidar ve yine sermayeye dayalı bir parti olarak nitelediği muhalefet partilerinin ve Maden-İş Sendikasının dahil olduğu Türk-İş’in davranışlarını eleştirerek ve maden işçilerinin zor yaşam koşullarını dile getirerek hareketin genel greve dönüşmesini öneren ve sermaye sınıfını eleştiren bir yazı olduğu, TCK’nun 312/2 nci maddesinde de yaptırıma bağlanan “halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme” suçunun kast ögesini içermediği gözetilmeden oluşmayan suçtan yazılı şekilde mahkümiyet kararı verilmesi yanlıştır (8. CD. 18.6.1991, 5697/7076).
           
Mevkutenin 4. Sayfasında “Ertuğrul Kürkçü: Devrimci Bir Barış Cephesi Yaratmak, Barışı Bir halk Talebi Haline Getirmek Gerekir) başlığı ile yayımlanan yazı BİR BÜTÜN HALİNDE ELE ALINIP DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE, Ertuğrul Kürkçü isimli kişiyle yapılan görüşmeye ilişkin olup biçimsel bir suç olan örgüt açıklaması niteliğinde bulunmadığı, anılan kişinin kendince örgüt liderlerinin görüşlerine değinmesinin (örgüt ve açıklamasını yayınlamak) suçunu oluşturmayacağı gözetilmeden, sanıkların bu suçtan beraatleri yerine mahkümiyetlerine karar verilmesi bozmayı gerektirir (9. CD. 22.6.1995, 3111/4379).
 
*Konuşmaların tamamı değerlendirilmeden, yalnızca birer tümce seçilerek sonuca varılması yanlıştır (9. CD. 2.2.1995, 8913/720).
           
*Anayasa, aşırı sol ya da ihtilalci sosyalizm diye adlandırılan komünizmi reddetmiş, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millette olduğu, egemenliğin kullanılmasının hiçbir biçimde bir kişiye, zümreye, veya sınıfa bırakılamayacağını öngörmüş ve Türk Ceza Kanunu da, sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmak yahut memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlarından herhangi birini devirmek veya devlet siyasi ve hukuki nizamlarını topyekün yok etmek için her ne surette olursa olsun propaganda yapmak... yahut bu fiilleri övmeyi ceza yaptırımı altına almıştır (1.CD. 11.4.1973, 267/1354).
 
*<Bazılarının fabrikaları var, bazıları da günde on lira zor kazanıyor ve aç yatıyor. Sosyalistlik eşit yaşamak demektir> tarzındaki sözler, Anayasada ve öteki yasalarda kabul edilen sosyal ve ekonomik düzene ve özel mülkiyet ilkelerine aykırı ve komünist rejimin propaganda sloganları niteliğindedir (CGK. 30.4.1973, 44/363).
 
*Sanığın olay günü Töb-Der ve bazı işçi kültür derneklerinin Bursa’da düzenledikleri (pahalılık ve faşist baskılara son) mitinginde Mahir Çayan’ın portresi ve “Devrim için savaşmayana sosyalist denmez” ibaresini içeren pankart taşıyarak Mahir Çayan’ın herkesçe bilinen eylemlerinin meşru olduğu imajı yaratılmakta, bu eylemler övülmekte ve halk bu eylemler etrafında birlik olmaya çağrılmakta ve Mahir Çayan’ın amaçladığı devrilin gerçekleştirilmesi için, halk tahrik ve teşvik edilmektedir. Bu hususlar TCK’nun 312/1. Maddesinde yazılı suçun yasal unsurlarını kapsayan ve suçu oluşturan niteliktedir (CGK. 29.3.1979, 12/124).
 
*Sanık Süleyman Ege, “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz” isimli kitabı dilimize çevirerek yayımlamıştır. Sanık savunmasında, kitabın bilimsel nitelikte bulunduğunu savunmuştur. 
Bir eserin bilimsel nitelikte kabul edilebilmesi için bu eserdeki düşüncelerin umumi, objektif ve tarafsız mahiyet taşıması gerekir.
Çin Komünist Partisi adına komünist düşüncenin öncüleri tarafından kaleme alınan bu kitapta umumilik, objektiflik ve tarafsızlık vasıfları düşünülemez
Kapsamı bakımından doğrudan doğruya komünistlik fikrini yayma maksadını ve mahiyetini taşıyan dava konusu yazıların Türkçe7ye çevrilerek sanık tarafından yayınlanması, sanığın bu yazılarda yer alan komünizm görüşünü benimsediği ve ülkemizde de aynı düşüncenin gerçekleşmesi amacının güdüldüğü açıkça ve tereddütsüz olarak ortaya çıkmış bulunduğundan...hükmün onanması gerekmiştir (1. CD. 17.4.1973, 228/453).                   
*Kitaptaki yazılar ile sanığın önsözü ve dipnotları BÜTÜNÜYLE İNCELENİP DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE asıl kastının, Türkiye’deki sol akımların tarihini aydınlatmaktan ve bu alanda araştırma yapıp eser yazacak kişilere kaynak ve malzeme hazırlamaktan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.
1919-1920 yıllarında bugünkü Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamış iken Osmanlı Devletinin egemen olduğu bir ortamda yazılan yazıların yıllarca sonra yürürlüğe giren TCK’nu hükümlerince suç sayılması yanlıştır. O tarihte Osmanlı Yargı Organlarınca suç sayılmayan yazıların bugünkü alfabemize çevrilen ve dil bakımından sadeleştirilen yeni metninde de suçluluk aranması yersizdir. Eyleme uygulanacak maddenin geniş biçimde yorumlanıp uygulanması hak ve adalet ilkeleriyle bağdaşmaz (9. CD. 20.12.1978, 3823/4806).
 
*Anayasanın 11 nci maddesinin birinci fıkrasında hak ve özgürlüklerin kamu düzeni, milli güvenlik gibi nedenlerle yasayla sınırlanabileceği öngörülmüştür. Bu nedenle Anayasanın 20 nci maddesindeki (düşünceyi açığa vurma) özgürlüğü sınırsız ve Anayasanın esas müesseselerini devirmeyi sağlayacak biçimde kullanılamaz. Yani bu özgürlük de sınırlıdır. Bu sınırların bir kısmı TCK ile çizilmiştir (CGK. 25.2.1980,561/116).
 
*Hakim, uygulayacağı yasa kurallarını Anayasaya aykırı görüyorsa ancak o takdirde iptalini sağlamak amacıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir; yasal alanda olması gereken düzenlemeyi kendi düşüncesine göre belirleyerek ona göre hüküm kuramaz.
Yasal düzenlemeleri eleştirmek, bunların hukuka aykırı düştüklerini savunarak değiştirilmesini veya tamamen ortadan kaldırılmasını istemekAnayasanın 25 ve 26. Maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir sonucudur. 26. Maddenin 1. Fıkrasına göre, “Herkes düşünce ve kanaatlarını söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” Yasanın hukuka uygun olmadığını, çağdaş uygulamalara ters düştüğünü, bu nedenle kaldırılması veya değiştirilmesi gerektiğinin ileri sürülmesini düşünce ve kanaat hürriyeti çerçevesinde değerlendirmek gerekmekle birlikte, bu eleştiriler yanında mevcut yasaya aykırı davranmayı teşvik eden, aykırı davranışları öven bir tutum da sergilenmişse, o takdirde durum TCK’nun 312/1. Maddesi kapsamına giren bir suç oluşturur Bu değerlendirme yapılırken, yazının bütünlüğü bozulmamalıdır (CGK. 25.1.1993, 299/10).
           
*Sanık aşamalarda Anayasa Mahkemesini aşağılama kastı bulunmadığını savunmuşsa da; Anayasa Mahkemesi için kullandığı “Türkiye’nin başında bir bela, Milli Güvenlik Kurulunun taklitçisi” sözlerinin anlamları, kullanılış biçimi gözetildiğinde eleştiri sınırları aşılıp aşağılayıcı nitelikte olduğu sonucuna ulaşılmıştır (CGK. 17.4.1995,103/129).
 
*15.3.1985 günü, kadınlar koğuşunda bulunan hükümlü ve tutuklular cezaevi avlusunda yapılacak İstiklal Marşı töreni için toplandıkları sırada, sanığın yapılan ikaza rağmen koğuşundan çıkmadığı gibi, bu davranışının nedenini soran gardiyanlara “İstiklal Marşı bizim siyasi düşüncemize ters düştüğü için söylemiyorum ve bu nedenle İstiklal Marşı söylenirken ayağa dahi kalkmıyorum” biçiminde karşılık verdiği anlaşılmaktadır. Sanığın “İstiklal Marşı törenine katılmamak” eylemi, TCK’nun 145 nci maddesinde öngörülen suçun oluşması için yeterli değildir. Sanığın törene katılmamasının nedenlerini açıklarken söylediği sözler, davranışının iç nedenlerini açıklamaya yönelik deruni düşünceleri olup, tahkir ve tezlile yönelik hiçbir eylemi bulunmamasına göre, yüklenen suç oluşmamıştır (CGK. 4.9.1987, 220/345).
 
*Cumhurbaşkanlığı devletin birliğini temsil eden çok saygın bir makam olmakla birlikte, özgürlükçü parlamenter rejimlerde başka Anayasa ve yasal kurumların korumu gibi eleştiriye açıktır. Sanık suça konu konuşmayı bir siyasi partinin toplantısında yapmıştır. Doğal olarak partisi görüşleri doğrultusunda Cumhurbaşkanının görüşleri üzerine eleştiride bulunacaktır. Konuşma bir bütün halinde değerlendirildiğinde eleştiri sınırları içinde kalmıştır. Bu bakımdan suçun unsurları oluşmamıştır (CGK. 24.4.1989, 63/165).
 
*Şeriat özentisi kimliğinde olan sanığın, Türkiye’nin doğulu, güneydoğulu, Türk-Türk, alevi-sünni, inanan-inanmayan ayrımı yapmayan yöneticiler tarafından yönetiliyor olması gibi bir problemi olduğunu, en büyük eşkıyanın Ankara’da bulunduğunu, hukukun ve yasaların Ankara’da ayrı Tatvan’da ayrı uygulandığını, terör bölgesi gerekçesine sığınıldığını, anayasal hakların kullanımında fırsat eşitliği bulunmadığını, tatbikatın bölgeden bölgeye, şahıstan şahısa değiştiğini, etnik kökene göre farklı muamele yapıldığını, laik diktatörlük kurulduğunu, bu diktatörlüğe kanun, nizam hakkı istiyorum diye karşı çıkılması gerektiğini, Kürt olmanın, Müslüman olmanın suç sayıldığını, düzenin baş belalısı olarak görülen inananların cesaretlerini göstermesi zorunluluğunu, yönetim kadrolarındaki iş imkanlarının çalışanın dinsel kimliğine göre kullanıldığını, Türkiye’nin bir kurtuluş savaşı verdiğini, fakat düşmanların topraklarımızdan sökülüp atılamadığını, düşman ruhunun ve emperyalizminin sürdürüldüğünü, etnik kökenlilere ve değişik inançlara farklı muamele yapan bir düzen ve laik diktatörlük kurulduğunu, bu düzene ve emperyalist zorbalara karşı inananların daha güçlü, daha kararlı olmaya mecbur bulunduğu... anlamındaki deyimlerle TCK’nun 312/2 nci madde ve fıkrasındaki suç tipini oluşturan “halkı sınıf, din ve etnik köken gözetip kin ve düşmanlığa kışkırtma” eylemini işlediği, mahkemece konuşmanın bütünü ele alınıp hukuki kalıpları içerisinde değerlendirilmiş, suç niteliği ve ceza uygulaması yerinde görülmüş olmakla...usul ve yasaya uygun bulunan hükmün onanması gerekmiştir (8. CD. 3.11.1999, 12715/14981).
 
*Demokrasinin gelişmesinde ve kökleşmesinde ulusal birliğin kararlılık kazanmasında kamuoyunun oluş ve belirişinde, sosyal ve siyasal ilerleme ve kamuoyunun bilinçlenmesinde basına düşen görev hem önemli hem de kapsamlıdır.
Basının görevi; geneli ilgilendiren yada ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde, halkı aydınlatmak, çeşitli konularda kamuoyunu düşünceye sevketmek için tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasa! oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek ve uyarmak, bireyleri içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları yönünden bilinçlendirmektir.Anayasanın 28 ve 5680 sayılı Basın Yasasının 1.maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir.Basın özgürlüğü kişinin, dünyada ve özellikle yaşadığı topumda oluşan ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını amaçlar.
Basın özgürlüğü demokrasinin "olmazsa olmaz" koşuludur.
Doğaldır ki, basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük , tüm özgürlükler gibi, yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir.Basın yaptığı yayınlarda gerek Anayasanın temel hak ve özgürlükler bölümünde yer alan ve gerekse MK.nun 24 ve 25.maddelerinde ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik "haklarına saygı göstermek, bunlara saldın niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.
Bu nedenle bazı durumlarda basın özgürlüğü ile kişilik haklan çatışabilir.Bu çatışma halinde haberin verilmesinde hukuka uygunluk sının içinde kalındığı takdirde basının sorumluluğundan söz edilemez.
Basının, kamu görevi yaparken göz önünde tutulan amaç ile kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, objektiflikten ayrılıp, haber sınırını asarak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunarak, gerçek dışı haber verilir, yersiz şeklide onur kırıcı sözler kullanılır dürüsttük kuralına aykırı davranılır ve kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayın yapılırsa bu hukuka aykırı olur.
Bu ilkelerin ışığında somut olaya baktığımızda, davacı Merve K..., milletvekili seçilmiş ve taktığı turban nedeniyle tartışmalara konu olmuş, herkesçe bilinen ve tanınan bir politikacıdır.
Tanınmış kişilerin davranışlarını, yaşayış tarzlarını halkın bilmesinde yarar bulunmaktadır. Toplum bu sayede siyasi kişiliği bulunanları tanıyacak ve ilerde ona göre davranacaktır. Olayda,. davacıların davranışları kamuoyuna yansıtılırken aynı zamanda eleştirilmiş olup konu ile ifade arasında da düşünsel bağ bulunmaktadır.Haberde; suçlayıcı, küçültücü, kamuoyunu yanıltıcı sözlere yer verilmemiş olup, basının "haber verme hakkı" sınırları içinde kalınmıştır. Bu durumda hukuka aykırılıktan ve kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan söz edilemez (HGK.15.5.2002, 413/409).
 
*Davaya konu yayının içeriği; "Ankara'daki Hürriyet İlkokulu 6.sınıf öğretmeni Türkan Hanım bir ara sinirleniyor öğrencisi Gözde'yi tokatlıyor. Gözde'nin babası elektrik mühendisi Erkan A... öfkeleniyor. Okula gidip Türkan Hanımın eşi Ankara Adliyesinde yargıç, Erkan A... 5 gün önce göz altına alınıyor.Ve ancak dün salıveriliyor. Ne adalet..." biçimindedir.
Demokrasinin gelişmesinde ve kökleşmesinde ulusal birliğin kararlılık kazanmasında, kamuoyunun oluş ve belirişinde, sosyal ve siyasal ilerleme ve kamuoyunun bilinçlenmesinde basına düşen görev hem önemli hem de kapsamlıdır.
Basının görevi; geneli ilgilendiren yada ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde, halkı aydınlatmak, çeşitli konularda kamuoyunu düşünceye sevketmek için tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek ve uyarmak, bireyleri içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları yönünden bilinçlendirmektir. Anayasa'nın 28. ve 5680 sayılı Basın Yasasının 1.maddesi basın Özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir.Basın özgürlüğü kişinin, dünyada ve özellikle yaşadığı toplumda oluşan ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar.
Basın özgürlüğü demokrasinin "olmazsa olmaz" koşuludur.
Doğaldır ki, basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi, yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayınlarda gerek Anayasa'nın temel hak ve özgürlükler bölümünde yer alan ve gerekse MK.nun 24 ve 25.maddelerinde ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.
Bu nedenle, bazı durumlarda basın özgürlüğü ile kişilik hakları çatışabilir. Bu çatışma halinde haberin verilmesinde hukuka uygunluk sınırı içinde kalındığı takdirde basının sorumluluğundan söz edilemez.
Basının, kamu görevi yaparken göz önünde tutulan amaç ile kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, objektiflikten ayrılıp, haber sınırını aşarak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunarak, gerçek dışı haber verilir, yersiz şekilde onur kına sözler kullanılır, dürüstlük kuralına aykırı davranılır ve kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayın yapılırsa bu hukuka aykırı olur.
Yayınladığı olayın doğruluğunu ve gerçekliğini araştırmak gazetecinin görevidir. Bununla birlikte, gazetecinin, bir olayı doğru, kabul edebilmesi için arayacağı desteklerin, objektif yönden güven verici ve inandırıcı olmasının ölçüsü belirlenirken yayıncılığın özel durumu gözetilmelidir. Ancak, yayınlanacak haber üçüncü kişilere ağır bir zarar verebilecekse, doğruluğun denetlenmesi görevi, daha katı ölçütlere bağlanmalıdır. Hemen belirtelim ki, haber verme hakkının sınırlarının belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri olan "gerçeklik", somut gerçeklik olmayıp, yayının yapıldığı andaki olayın beliriş biçimine uygunluk olarak anlaşılmalıdır. Çünkü, basına somut gerçeği araştırma görevi yüklenmemiştir.
Yayının, ancak, olayın maddi gerçekliği saptandıktan sonra verilebileceği kabul edilecek o!ursa,haber verme hakkı sınırlandırılmış olur. Zira maddi gerçeğin ortaya çıkarılması zaman alır. Gazeteci de maddi gerçeği araştırmak ve ortaya çıkarmak göreviyle yükümlü değildir
Bu ilkenin ışığında somut olaya baktığımızda olayın 8.6.2000 tarihinde meydana geldiği, gazete haberinin 14.6.2000 tarihinde yayınlandığı, bu olaydan dolayı davacı Türkan hakkında ilköğretim müfettişi tarafından düzenlenen 5.7.2000 tarihli raporda, soruşturma,izni verilmesi gerektiği kanaatinin bildirildiği, Çankaya Kaymakamlığının 25.7.2000 gün ve 2000/93 sayılı kararıyla, "haberde geçen olayla ilgili yapılan inceleme sırasında alınan ifadelerden iddiaların doğruluk kazandığı anlaşıldığından Türkan Berber hakkında soruşturma izni verilmesine" karar verildiği, Adli Tıp Uzmanı tarafından öğrenci Gözde hakkında rapor düzenlendiği, haber tarihinde Ankara Valiliği İl Milli Eğitim Disiplin Kurulu'nca da disiplin soruşturması yapıldığı, öte yandan olay nedeniyle okula polis geldiği, Adli soruşturma başlatıldığı, öğrencinin babası Erkan A...'ın bu olay nedeniyle tutuklandığı ve yargılandığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Her ne kadar, Türkan bu soruşturmalardan beraat etmiş, Erkan'da ceza.almışsa da bunlar yayından çok sonra ortaya çıkmıştır.
Bu deliller karşısında; haberde geçen tümcelerin yayının yapıldığı andaki görünürdeki gerçeklik ilkesine uyduğu, haberin güncel, toplumu ilgilendiren bir konu olduğu, bu nedenle kamu yararının da bulunduğu, eleştiri sınırlarının içinde kaldığı, kişilik haklarına saldırı oluşturacak nitelikte abartılı ifadelere yer verilmediği, bu yönü ile, benzer biçimdeki tazminata konu yayınlardan ayrıldığı anlaşılmakla davanın reddine karar vermek gerekirken önceki kararda direnilmesi doğru değildir (HGK. 29.5.2002/447/465).
 
Davacı vekili, kamuoyunda "Manisalı Gençler İşkence Davası" olarak bilinen ve sanık sıfatıyla gözaltına alınan kişilere suçlarını söyletmek amacıyla yasa dışı işlemde bulundukları ileri sürülen görevliler hakkında açılmış olan ceza davasının, davacının başkanı olduğu Ağır Ceza Mahkemesinde görüldüğünü; Radikal Gazetesi'nde bu davayla ilgili olarak yayımlanan haberde, eleştiri sınırlarının aşıldığını, davacının Kişiliğini hedef alan,onu kötüleyen, kamuoyunda yanlış intiba oluşmasına sebebiyet veren bir üslup kullanıldığını; mahkemece verilen kararın doğruluğunun tartışma yerinin gazete olmadığını, bu hususun ancak ilgili yargı makamlarınca değerlendirilebileceğini ileri sürerek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Anayasa'nın 28. ve 5680 Sayılı Basın Yasası'nın 1. Maddesi,basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. Basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. Bunun gereği olarak; basın haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle, denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekler: açıklama, basının doğal ödevleridir.
Yine, basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa'da düşünce ve kanaat (madde 25); düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü (madde 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir.
Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında,sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır.
Kısaca, basın özgürlüğü, demokrasinin "olmazsa, olmaz" koşuludur.
Doğaldır ki, basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi, yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda, gerek Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler Bölümünde yer alan ve gerekse M.K.nün 24 ve 25. Maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı; niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.
Bu cümleden olarak, basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bir bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları hafiflikle yaymak gibi ,hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de, hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kinci söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır.
Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak,dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayım yapmak,hukuka aykırıdır.
Yayımladığı olayların doğruluğunu araştırmak, gazetecinin görevidir. Bununla birlikte, gazetecinin bir olayı doğru sayabilmesi için arayacağı desteklerin, objektif yönden güven verici ve inandırıcı olmanın ölçüsü belirlenirken, özel durum göz önünde tutulmalıdır. Ancak, yayımlanacak haber üçüncü e özel;olarak ağır bir zarar verebilecekse, doğruluğun denetlenmesi görevi, daha katı ölçütlere bağlanmalıdır. Doğru olayların yayımlanmasında dahi, gazetecinin objektif sınırlar içinde ve dürüstlük Harına bağlı kalması zorunludur.
Kamu görevi yapan bir kişinin görevini yerine getirme tarzıyla ilgili olarak, onur kırıcı gerçek bir haber yayımlanırsa, bir yandan kişinin onuru, diğer yandan basın özgürlüğü çatışır ve burada, basın özgürlüğü kişinin onuruna oranla daha üstün bir değer taşır. Ne var ki, gerçeğe aykırı bir haberin yayımlanması, daima hukuka aykırı sayılır.
Basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için:Haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel(objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden, özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi, ancak, açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı halinde mümkündür. Yapılan bir yayım, bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa, hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır.
Basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması, Borçlar Kanunu'nun 49. Maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır.
Önemle vurgulanmalıdır ki, yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin,özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda, manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan "hukuka aykırılık" gerçekleşmeyeceğinden, basının sorumluluğu da söz konusu olamaz.
Somut olayda davacının sıfatı nedeniyle, ayrıca şu yönlerin de vurgulanması gerekmektedir:
Anayasa'nın 138. Maddesi "Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. 'Hiçbir organ, makam, merci veya kişi,yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkince bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz,görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. " hükmünü taşımaktadır.
Türk Ceza Kanunu'nun 232. Maddesi de, görülmekte olan bir davanın taraflarından biri hakkınca, koruma ya da kin ve çıkara dayalı olarak, hakimlere emir veren ve hükmeden ya da söz geçiren kişilerin cezalandırılacağını düzenlemiştir.
Adalete ve hukuka saygı, ancak, yargıçların tam bir vicdani teminat ve tarafsızlık içerisinde, tüm dış etkilerden uzak olarak görevlerini yerine getirmeleriyle sağlanabilir. Bu nedenle, gerek yargıcın ve gerekse basının bu ilkelere titizlikle uyması zorunludur.
Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; manevi tazminat isteminin dayandırıldığı haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı ,yargıya güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı açıkça görülmektedir.
O halde, verilen haberde, özle biçim arasındaki denge bozulduğundan, davacı lehine manevi tazminat koşullarının gerçekleştiğinin kabulü zorunludur.
Öte yandan, aynı olayla ilgili olarak, yakın tarihlerde Posta Gazetesi'nde yayımlanan ve benzer bir içeriğe sahip bulunan "Hayrola Hakim Bey" başlıklı yazı nedeniyle davacı tarafından açılan dava sonucunda ,Manisa Asliye 1. Hukuk Mahkemesi'nin ,verilen haberle davacının kişilik haklarının zedelendiğini benimsemek suretiyle, manevi tazminata hükmettiği ve bu kararın derecattan geçerek kesinleştiği de anlaşılmaktadır. Her iki habere konu olaylar arasında, önemli bir nitelik farkı yoktur. Bu durum dahi, görülmekte olan davadaki manevi tazminat isteminin kabulü gerektiğini göstermektedir (HGK. 6.3.2002, 115/151).
 
Davacı, günlük gazetede "Sandıkta hile korkusu", "Sahtekarlar serbest" ve "Seçim uyanıklarına takipsizlik kararı" başlığı altında yayımlanan haberlerle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu ileri sürerek manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalılar ise, polis ve adliyeden edinilen bilgilere göre haberi yayımladıklarını ve haberin görünen gerçeğe uygun bulunduğunu belirterek davanın reddedilmesi isteminde bulunmuşlardır. Yerel mahkemece istem kısmen kabul edilmiştir. Karar davalılar tarafından temyiz edilmiştir.
Anayasanın 28.maddesinde düzenlenen basın özgürlüğünün özel hukuk alanındaki sınırlaması, MK.24 ve BK.49.maddeleridir.Basının haber verme görevini yerine getirirken kullanacağı bu hakkın özel hukuk alanındaki sınırı;gerçeklik, güncellik, kamu yararı ve toplumsal ilgi, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık kuralları ile belirlenmiştir.Haber verme hakkı bu sınırlar içinde kullanıldığı sürece hukuka uygundur.Bu unsurlardan biri olan gerçeklik;verilen habere yada anlatılmak istenen amaca ve hedefe konu olan içeriğin, yayın sırasında olayla ilgili durumuna uygunluğudur.Diğer bir -anlatımla gerçeklik,.haberin varlığının gerçek olması,gerçeğe uygun olmasıdır.Burada aranan gerçeklik somut gerçeklik olmayıp haberin verildiği andaki beliriş biçimine,görünürdeki gerçeğe uygunluktur.
Somut olayda, Namık A... ile Ahmet K...'nun 19 Nisan 1999 gününde yapılacak seçimlerde sandık kurullarınca düzenlenecek milletvekilliği, belediye başkanlığı, belediye meclisi ve i: genel meclisi üyeliği seçimi tutanak örneklerini bastırmayı kararlaştırdıkları,Namık Ayhan'ın listelerin filmlerini hazırladığı,basım için davacı Muhammed Feyzi T...'a gönderdiği, davacı Muhammed Feyzi T...'ın işlerinin yoğunluğu nedeniyle komşusu olan matbaacı İbrahim Ç...'e giderek basması için teklifte bulunduğu, kabul etmesi üzerine filmleri ona verdiği,İbrahim Ç...'in bir kısım evrakları bastığı, bir kısmını bastığı sırada şikayet edenler tarafından polise ihbar edildiği, adı geçenlerin eyleminin 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Kanunun 134/1.maddesine aykırı olduğu ve suç , ön ödeme kapsamında olduğundan asgari para cezasını ödeyen davacı ve arkadaşları hakkında 13.5.1999 gününde kovuşturmama kararı verildiği Zeytinburnu Cumhuriyet Başsavcılığının 1999/4266-1755 sayılı takipsizlik kararından anlaşılmaktadır.Olayın gelişen bu yönü ile yukarıda belirtilen ilkeler birlikte değerlendirildiğinde,haberin görünen gerçeğe uygun bulunduğu, kullanılan dil ve ifadenin anlatılmak istenen olaya uygun düştüğü ve basının sorumlu tutulma olanağı bulunmadığı benimsenmelidir.Yerel mahkemece, olayın gelişimine uygun düşmeyecek biçimde, takipsizlik karan verildikten sonra davacı hakkında "sahtekarlar serbest" başlığı ile yayınlanan haberde kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunun" kabul edilmesi doğru değildir (HGK.30.1.1002, 55/27).
 
*Dava, farklı siyasi partilere mensup olan tarafların tokalaşmaları sırasında çekilmiş olan bir fotoğrafın, davalı tarafından seçim broşüründe davacının izni alınmaksızın kullanıldığı ve bu şekilde,-davacının küçük düşmesine, kendi partisine ihanetle suçlanmasına, ruhsal bunalım geçirmesine neden olunduğu iddiasına dayalı, manevi tazminat istemine ilişkindir.
Yerel mahkemenin, davaya konu fotoğrafın seçim döneminde siyasi nezaket gereği olarak, yöredeki tüm esnafların ziyaret edildiği bir sırada çektirildiği, herhangi bir kötü amaç için kullanılmadığı, tarafların politikacı olmaları nedeniyle, nezaket ziyaretlerinde çektirilen fotoğraflar için izin alınmasının gerekmediği, çekilen fotoğrafta davacının kişilik haklarına herhangi bir tecavüzün de bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine yönelik olarak verdiği karar, Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.
Davalının 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan seçimlerde Anavatan Partisinden Gaziemir Belediye Başkanı adayı olduğu, davacının da 1992 yılından itibaren Doğruyol Partisi Gaziemir İlçe Başkan Yardımcılığı görevini yürüttüğü ;davalının bu seçimle ilgili propaganda çalışmaları sırasında, davacının kalfa olarak çalıştığı eczaneye yanındaki grupla birlikte ziyarette bulunduğu, bu esnada tarafların tokalaşırken fotoğrafının çekildiği, bilahare bu fotoğrafın davalı tarafından bastırılan seçim broşüründe kullanıldığı, bunun için davacıdan izin alınmamış olduğu; tarafların,yerel mahkemenin ve Özel Daire'nin kabulündedir.
Uyuşmazlık, açıklanan şekilde gerçekleşen maddi olgular çerçevesinde, somut olayda, tarafları tokalaşırken gösteren fotoğrafın seçim broşüründe bastırılıp dağıtılmasının, davacının iznini gerektirip gerektirmediği; olayda 5486 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun 86. Maddesinde öngörülen istisnaların söz konusu olup olmadığı,davacının kişilik haklarının Borçlar Kanunu'nun 49. Maddesi anlamında saldırıya uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle, uyuşmazlığın toplandığı bu noktalarla ilgili yasal durum hakkında aşağıdaki,
açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür:
5486 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun 86. Maddesi, eser niteliğinde olmasalar dahi, resim ve portrelerin, tasvir edilen kişilerin muvafakati alınmaksızın teşhir veya başka şekillerde umuma arz edilemeyeceğini öngörmektedir. Bu hükümdeki "resim ve portreler" ibaresi; fotoğrafları, çeşitli tekniklerle yapılmış portreleri, tek başına veya topluluk içinde bulunurken çekilmiş resimleri ifade etmektedir. Bütün bunların,izinsiz olarak teşhiri veya umuma arz edilmesi ya da örneğin bir ilanda, vitrinde vs. kullanılması anılan hükümle yasaklanmıştır.
Belirtilmelidir ki, Yasa'nın bu hükmüyle korunan şey; resim,portre veya fotoğrafın "eser" niteliği değil,bunlarda tasvir olunan kimsenin kişilik hakkıdır.
Dolayısıyla,bu yasağa aykırı nitelikteki eylemler, kişilik haklarına saldırı oluşturur ve .Borçlar Kanunu'nun 49. Maddesi çerçevesinde manevi tazminat yükümlülüğü doğurur.
Anılan hükümdesin alınmasını gerektirmeyen haller üç bent halinde sayılmıştır. Bunlardan ilki "Memleketin siyasi ve içtimai hayatında rol oynayan kimselerin resimleri" dir.
İzin alınmasını gerektirmeyen halleri düzenleyen yukarıdaki yasa hükmü "Memleketin siyasi ve içtimai hayatında rol oynayan kimselerden "söz etmektedir. Buradaki memleket teriminin, herhangi bir il, İlçe veya yöreyi değil, tüm Ülkeyi (Türkiye'yi) ifade ettiği çok açıktır. Öğretide de, bu terime böyle bir anlam yüklenmektedir.(Bakınız, aynı eser,sayfa:275) Dolayısıyla, izin alınması gereğinin söz konusu olmaması için, fotoğrafta tasvir olunan kişinin, herhangi bir idari ya da coğrafî alanın değil, ülkenin tümünün siyasi veya içtimai hayatında rol oynamakta bulunması temel koşuldur; Siyasi veya içtimai hayatında rol oynanan yer , ülkenin tümü değil, onun sadece belirli bir kısmı ise, söz konusu istisna gerçekleşmeyecektir. Bu noktada hemen belirtilmelidir ki, fotoğrafın ilgili yöreyle sınırlı olarak umuma arz edilmiş veya kullanılmış olması, bu sonuca etkili değildir. Çünkü yasa, tanımladığı kimselerin resimlerinin hangi coğrafi veya idari alanda kullanıldığını veya umuma arz edildiğini değil, resmi kullanılan kişinin oynadığı rolün ülke çapında olup, olmadığını önemsemektedir.
Açıklanan yasal durum ile, tarafların seçimlerde birbirine rakip durumunda bulunan iki ayrı partiye mensup olmaları, fotoğrafın bu seçimle ilgili broşürde kullanılması,böylece, seçmenler üzerinde, rakip partiye mensup olan davacının dahi davalıya seçimlerde destek vermekte olduğu görüntüsünün yaratılması, nihayet, bu durumun davacının kendi partisinin yönetimi ve mensupları gözünde tepkiyle karşılanmasının doğal ve beklenebilir bulunması karşısında, somut olayda,davacının kişilik haklarının saldırıya uğradığının ve o nedenle de Borçlar Kanunu'nun 49. Maddesi çerçevesinde manevi tazminata hükmedilmesi için gereken koşulların gerçekleştiğinin kabulü zorunludur (HGK. 17.10.2001, 926/742).
 
*Somut olayda davaya konu edilen yazıda "Meral yine sattı" başlığı altında bütçe plan komisyonunda görüşülen Sosyal Güvenlik Yasasından söz edilmiş ve yasanın işçiler yararına çıkarılmasında davacının beklenen özeni göstermediği hatta emekçileri bir kez daha sattığı ifade edildikten başka, davacının sendikalı işçilerin haklarını koruyamadığı ve Çalışma Bakanı ile anlaştığı ifade edilmiştir. Davacı Türk-İş Genel Başkanıdır. Türk-İş büyük bir işçi kesimini temsil eden bir sendikadır. Verilen haberle davacının bu kesimde yer alan işçilerin haklarını koruyamadığı, bunun karşılığında kendi kişisel çıkarını öne çıkarıp yararlar sağladığı anlamına gelecek bir yayın yapılmıştır. Bu tür yayınlar normal bir okuyucu üzerinde davacının özel çıkarı karşılığında işçilerin haklarını feda ettiği anlaşılabilir. Bu da davacının mesleki,kişisel değerlerine saldırı teşkil eder (HGK. 14.2.2001, 103/123).
 
*Davalılar Mehmet K..., B... Yayıncılık AŞ., Kerem Ç... ve Murat B...'e yönelik temyiz itirazlarına gelince; Dava, onur ve saygınlık gibi kişisel değerlere basın yoluyla saldırıda bulunulması iddiasından kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı Yeni Yüzyıl Gazetesinin 9/12/1996 ve 10/12/1996 tarihli nüshalarında yayınlanan Mehmet K...'in açıklamalarına ilişkin haberde kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiası ile 5.000.000.000 (beş milyar) lira manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı Mehmet K... susurluk olayı ile ilgili açıklamalarının amacını aşan şekilde ve Murat B... yorumu ile yayınlandığını, açıklamalarında hukuka aykırılık bulunmadığını,diğer davalılar ise gazete yayınının Mehmet K... açıklamalarına dayanarak hazırlandığını ve kişilik haklarına saldırırının söz konusu olmadığını savunmuşlardır. Yerel mahkemece "susurluk" adı ile anılan olayda devlet güçleri dışında yasal olmayan bir takım kişi ve grupların yasalara aykırı davranışlarda bulunduğu kamuoyunun gündemindeki bu olayla ilgili olarak bu olay sırasında Başbakan olan davacının gerek yazılı gerekse görsel basında verdiği beyanatlarla susurluk olayında adı geçen Abdullah Ç... için dile getirdiği "Bir Millet uğruna ülke uğruna, kurşun atanda, yiyende her zaman bizim için saygı ile anılır, onlar şereflidir" sözlerini sarfettiği, ölümüne kadar onsekiz yıl kaçtığı için yargılanamayan zanlı Abdullah Ç...'nın kesinleşmiş cezası bulunmadığı şeklindeki beyanları ile tahkikatı yapılan ve devam eden bir konuda taraf olucu şekilde davranması karşısında muhalefet partisinin Genel Başkan yardımcısı sıfatı ile davalı Mehmet K....'in bu tür ithamlarda bulunmasına davacının sebep olduğundan ve davalı gazete sorumlu müdür ve yazarı olan diğer davalılarında siyasetçilerle yapılan görüşmeleri yayınlamaları nedeniyle sorumlulukları bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği gibi, Anayasal güvence altında bulunan basın hak ve hürriyetinin, yine yasalarca korunan kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için bu hürriyetin (haber verme, yorum ve eleştiri hürriyetinin), öğretide ve uygulamada tartışmasız benimsenen gerçeklik güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi ve konu ile ifade arasında düşünsel bağ kuralları çerçevesinde kullanılması gerekir. Bu kurallardan herhangi birinin ihlali halinde kişisel hakkın saldırıya uğradığı kabul edilmek gerekir.
 
Bu açıklamalardan sonra dava konusu yayınların ve davalı Mehmet K...'in beyanları incelenecek olursa; Susurluk olayında adı geçen çeteye emirlerin Çiller ailesi tarafından verildiği ve bu konuda belgeler ve deliller olduğu yolundaki beyan ve yayınların gerçekliği ispatlanamamıştır. Bu nedenle de, kişilik haklarına saldırı bulunduğu kabul edilmek gerekirken, anılan yönler gözetilmeksizin Mesut Y... dışındaki diğer davalılar yönünden de davanın reddedilmiş olması bozmayı gerektirir (HGK. 10.2.1999, 74/74).
 
            *Kural olarak yayımlanmasında kamu yararı bulunan gerçek ve güncel bir haberin özle biçim arasında denge kurularak verilmesi durumunda hukuka aykırılık ortadan kalkar ve basın sorumlu tutulamaz. Somut olayda, davaya konu edilen yazının temel dayanağı MİT raporudur. Bu husus yazı ve dava dosyası kapsamından anlaşılmaktadır. Davaya konu edilen yayının içeriği itibariyle gerçeğin belirlenmesinde kamu yararı bulunmaktadır. Bu bakımdan mahkemenin yayına konu edilen olguları görevinin bir gereği olarak araştırması gerekmektedir. Bunun sonucu olarak da, HUMK’nun 75. Maddesi gereğince anılan rapor getirtilerek yayının gerçek olup olmadığı incelenmesi ve varılacak sonuca göre bir hüküm kurulmalıdır (4. HD. 30.11.2000, 11832/10914).
 
*İnternetteki yayınlar nedeniyle yapılacak işlem konusunda henüz yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Halbuki, mahkeme kararlarının bağlayıcı sonucunun gerçekleşebilmesi için, kararın infaz edilebilir olması ve böylece yaptırımının da uygulanması gerekmektedir. Şu aşamada, internette yapılan bir yayının gönderilenler de dahil olmak üzere internetten çıkarılması veya yayının durdurulması konusunda bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Bu bakımdan verilecek kararın infaz edilebilme ve sonuçsuz kalma olgusu tartışılabilecek bir durum arzetmektedir. Bu da yargı kararının etkisiz kalmasını ve böylece tartışılabilir hale gelmesi sonucunu doğurabilir. Bu nedenle buna ilişkin istemin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere kabul kararı verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.
Davacının davalı tarafından atılan taşın isabet etmesi sonucu elinden yaralandığı, bunun sonucunda Ceza Mahkemesince TCK’nun 456/4. Maddesi gereğince cezalandırıldığı ve kararın kesinleştiği anlaşılmıştır. Davalının bu eylemi davacının fiziki kişilik değerlerine saldırı oluşturur. Yaralanmanın hafif olmasından davacının kişilik değerlerine saldırı oluşmayacağı sonucu çıkarılamaz. Yine eyleme davacının neden olması da tazminat istemini tamamen ortadan kaldırmaz. Bu yön ancak tazminatın miktarına etkili olabilir. Kaldı ki, BK’nun 49. Maddesinde 3444 sayılı Yasa ile Yapılan değişiklik sonucu ağır kusur koşulu da kaldırılmıştır (4. HD. 12.3.2001, 11490/2313).
 
*Katılan hakkında çıkan haberin içeriği karşısında; her şeyden önce sanık avukatının gösterdiği deliller toplanarak ve tanıklar dinlenerek eylemleri hukuka uygun kalıcılık açısından, haberin gerçeklik derecesinin saptanması; haberin gerçek olduğu ortaya çıktığı takdirde, okurların gereksiz merak duygularını doyurma yerine bu haberin halk tarafından bilinmesinde kamu yararı bulunup bulunmadığının araştırılması, bulunduğu kabul edildiğinde ise haberin içeri düşünce ile bağlantısı olmayan küçültücü değer yargılarının habere eklenip eklenmediğinin incelenmesi ve bu konularda gerektiğinde bilirkişiden de görüş alınarak karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile hüküm kurulması yasaya aykırıdır (4. CD. 25.11.1992, 6879/7326).


[1] Işıl Özkan, AİHMK’nda Düşünceyi İfade Özgürlüğünün Sınırları ve Türkiye Kararları, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, sayı 2001/3, sf. 787
[2]Albert Camus:“İki şey dünyayı egemenliğinde tutar: Biri kılıç, biri düşünce. Kılıç, eninde sonunda düşünceye yenilir. İstediğim şey, hiçbir zaman kılıç önünde boyun eğmemek, aklın hizmetine girmeyen güce hiçbir zaman hak vermemektir.”
 
[3]Dr. Vahit Çelik, İzmir Barosu Dergisinde (sayı: Ocak 2002, sf. 44 vd) yayımladığı makalede AİHM’nin İfade Özgürlüğü ile ilgili olarak verdiği kararları taramış ve şu başlıklar altında incelemiştir:-Yargı mensupları da eleştirilebilir. -Yargı organlarınca ele alınan olaylara basın yer verebilir. -Soruşturmanın gizliliğini basın ihlal edebilir. -Sanığın resminin yayımlanması yasaklanamaz.-İstihbarat servisinin faaliyetleri yayımlanabilir.-İzinsiz sahip olunan Devlet dokümanları yayınlanabilir.-Gizli resmi rapor yayınlanabilir.-Gazeteci haber kaynağını açıklamak zorunda bırakılamaz. -Yetkilerini kötüye kullanan kamu görevlisinin isimleri yayımlanabilir. -Meslek mensupları kamuya açıklama yapabilir.-Kamu görevlisi kişisel fikrini basına açıklayabilir.-Düşüncelerinden dolayı kamu görevlisinin yükselmesi engellenemez.-Kamu görevlisi komünist partiye üye olabilir.-Kamu görevlisi eleştirilere cevap verebilir.-Politikacılar daha fazla eleştirilebilir.-Milletvekilleri daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir./ Hükümet daha fazla eleştirilebilir./ Devletin mevcut düzeni sorgulanabilir.-Politik konularda ifade özgürlüğü daha geniştir.-Halihazırda ulaşılabilir bir kitabın yayınlanması engellenemez.-Bilgi alma hakkı sınırlandırılamaz..-Kürtajı serbest bırakma kampanyası engellenemez. -Irkçı beyanların yayılmasına aracılık edilebilir. -Askeri bir kışlada askeri bir gazetenin dağıtımı engellenemez. -Subaya hakaret orduya hakaret sayılmaz. -Gösteri yürüyüşüne katılmak bir yaptırıma bağlanamaz. -Şiddet içermeyen direniş çağrısı yapılabilir. -Görüşlerin tekrarlanması yasaklanamaz. -Tarihi gerçekler taraflı hale getirilebilir. -Taraflı düşünce açıklanabilir. -Şiddet çağrısı içermeyen akademik çalışma engellenemez. -Sert bir uslupla düşünceler açıklanabilir. -Saldırgan ifadeler kullanılabilir. -Fikirler düşmanca bir uslupla kaleme alınabilir. -Haber abartılı ve provoke edici olabilir. -Terör örgütü söylemiyle özdeşleşmeyen sosyolojik açıklama yapılabilir. -Beyanın nasıl bir topluluğa yapıldığı önemlidir. -İfadenin nasıl açıklandığı önemlidir. -Belgesel biyografi nitelikli kitap yayınlanabilir. -Olayları farklı perspektiften öğrenme hakkı vardır. -Kamuya mal olmuş kişiler hakkında yayın yapılabilir. -Dernekler de eleştirilebilir. -Kişi çalıştığı kurumu eleştirebilir. -İyi niyetle talepler dile getirilebilir. -İfade özgürlüğü sınırlar ötesidir. -Askeri disiplin zayıflatılamaz. -Kutsal değerlere ve ahlaki değerlere saldırıya izin verilemez. -Anayasaya bağlılık yemini etme yükümlülüğü getirilebilir. -Gizli servis kayıtlarına ulaşım engellenebilir. -Önemsiz de olsa gizli bilgiler açıklanamaz. -Askeri içtimada poster açılamaz, broşür dağıtılamaz. -Avukatlar için reklam yasağı konabilir.-Hakimlere hakaret edilemez.-Ceza mahkemesinin yanlış yönlendirmesine izin verilemez.-Terör örgütünü destekleyen açıklama yapılamaz.-Avukatın basın toplantısı yapması kısıtlanabilir.-Emniyet mensuplarına siyaset yasağı konabilir.-Kin ve nefret arttırmaya yönelik beyanlar yasaklanabilir.-Yazar kendisini terör örgütüyle özleştiremez.
 
 
[4]Yusuf Şevki Hakyemez, a.g.m., sf. 37-39
[5] 9.8.2002 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 4771 sayılı Yasa, Türk Ceza Kanununu 159. maddesine bir fıkra eklediği, “Birinci fıkrada sayılan organları veya kurumları tahkir ve tezyif kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla yapılan yazılı, sözlü veya görüntülü düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez” ilkesiyle eleştirme hakkının alanını genişletmiştir.
 

KİTAP

Av. İlker Hasan Duman
Açıklamalı-İçtihatlı
İNŞAAT HUKUKU
8. Baskı
Seçkin Yayıncılık, Mayıs 2016

YARGI HABERLERİ

İMAR PLANLARINDA HİYERARŞİK İLİŞKİ, de, nazım imar planı; varsa bölge veya çevre düzeni planlarına uygun olarak halihazır haritalar üzerine, yine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak çizilen ve arazi [Devamı...]
İMAR PLANLARININ İPTALİ DAVASINDA DAVA AÇMA SÜRESİ, lanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresinin ilan tarihini izleyen günden itibaren başlayacağı, ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililerin düzenleyici işlem [Devamı...]
UZLAŞMA TUTANAĞININ İPTALİ, dur. Bu işlem ise idarenin kendi iç bünyesinde yaptığı kişinin hukuki durumunda bir değişiklik meydana getirmeyen kesin ve yürütülebilir olmayan işlemdir. Kamulaştırma [Devamı...]
TÜKETİCİ HAKEM HEYETİ KARARLARI, rların ise İcra ve İflas Kanununun “ilamların yerine getirilmesi” hakkındaki hükümlere göre yerine getirileceği, Tüketici Sorunları Hakem Heyeti kararlarına karşı [Devamı...]
Kooperatif Ortağı, Ödemiş Olduğu Aidatın Ayrıldığı Yıl Bilançosuna Göre Hesaplanacak Masraf Hissesi Düştükten Sonra Bakiyesini Talep Edebilir;, n ayrılan ortak, ödemiş olduğu aidatın tamamını değil, ayrıldığı yıl bilançosuna göre hesaplanacak olan masraf hissesi düşüldükten sonra bakiyesinin iadesini talep [Devamı...]
Likit Sayılması Gereken Kooperatif Aidat Alacağı Hakkında İcra İnkar Tazminatına Hükmedilmesi Gerekir;, ooperatife ait üye kayıt defterinde davacının ödediği meblağlar açıkça yazılmıştır. Davalı kooperatif sadece alacağın muaccel hale gelmediğini savunmuştur. Bu durum [Devamı...]
Kooperatif Eski Yöneticilerinin Kooperatifi Zarara Uğrattığı İddiasına Dayalı Tazminat Davası;, rulun bu yönde karar alması ve davanın denetçiler tarafından açılmasına bağlıdır. Fakat anılan yönteme uyulmaması durumunda davacı tarafa süre verilerek açılan [Devamı...]
Yönetim Kurulu Ve Tasfiye Kurulunun Yetkileri;, ooperatifler Kanunu'nun 55/1. maddesi aidat toplama görevinin yönetim kuruluna ait olduğunu, kooperatif ana sözleşmesinin 44/10. maddesi ise kooperatif adına dava açma ve [Devamı...]
İmar Kısıtlamalarından Doğan Davalar, [Devamı...]
Avukatın Dürüstlük Kuralına Aykırı Davranışı;, kilde fazladan avukatlık ücreti isteyemez (8. HD. 9.3.2015, 5221/5534).  [Devamı...]
Tespite İlişkin Kararlar İcraya Konulamaz;, lir (8. HD. 8.9.2014, 23863/14838).  [Devamı...]
Acele Kamulaştırmada Acelelik Halinin Değerlendirilmesi, ele kamulaştırılacak taşınmazlar açıklıkla gösterilmek suretiyle acele kamulaştırmanın kapsamı ve çerçevesinin belirlenmesi, acelelik halinin dışındaki durumlar için [Devamı...]
Katkı Payı Davasında Zamanaşımı, t olaya yeni Medeni Kanunda yer alan zamanaşımı kuralları uygulanmaksızın mal rejimi ve Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri dikkate alınarak çözüm [Devamı...]
Vadeden Sonra Ciro Alacağın Temlikidir, (12. HD. 19.1.2010, 19566/934). [Devamı...]
Bonoda Zamanaşımı, ; yıldır (12. HD. 17.3.2009, 25557/5658). [Devamı...]
Sözleşmeye Aykırılıktan Kiracının Tahliyesi, lığın giderilmesinin istenmesi gerekir. Kiralanan yerin açık şekilde fena kullanılması durumunda ihtar gönderilmesine gerek yoktur (6. HD. 2.11.2010, 7891/11974). [Devamı...]
Kararın Yalnız Boşanma Hükmünün Kesinleşmiş Olması, uml;re, nafaka ve tazminat alacağı kesinleşip kesinleşmediğine bakılmaksızın takibe konulabilir hale gelmiştir (HGK. 22.10.2002, 656/638). [Devamı...]
Kiralanan Yerin Boşaltıldığının İspatı ve Geriye Kalan Ayların Kirasında Kiracının Sorumluluğu, nundan önce boşaltan kiracı geri kalan sürenin kira parsından sorumlu olur. Ancak kiralayan da zararın artmaması ve taşınmazı aynı koşullarda başkasına kiralamak için gerekli [Devamı...]
Sanayi Suyunun Kaçak Olarak Satılması, delin davalı tarafından ödenmediğini öne sürmüştür. Mahkemece, dava konusu olayla ilgili olarak davacının yetkisinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar [Devamı...]
Bağımsız Bölümde Oturanların Komşularını Rahatsız Etmesi Ya da Yükümlülüklerini Yerine Getirmemesi Tahliye Nedeni Değildir, nda o kişinin ya da kişilerin bağımsız bölümden tahliyesini değil, Kat Mülkiyeti Kanunu md. 33/son’daki yaptırımın uygulanması gerekir. Tahliye hususu aynı Yasanın 24. [Devamı...]
Mal Ayrılığı Rejiminin Geçerli Olduğu Dönemde Taşınmaz Alırken Eşe Yapılmış Olan Katkı "Elden Bağış" Niteliğindedir, karşılıksız kazanma yoluyla gelen bu para, onun kişisel malı olmuştur. Davalıya ait pay “bağış” yoluyla gelen bu para ile alındığına ve davalının kişisel malı olduğuna göre, davalı [Devamı...]
Verilen Onayın Geri Alınması TMK md. 2'ye Aykırıdır, a açmaları dürüstlük kuralıyla bağdaşmaz (18. HD. 15.6.2010, 1416/9003). [Devamı...]
Bonoda Bedelsizlik İddiasının İspatı, [Devamı...]
Manevi Tazminat, a açıklandığı üzere, ne bir ceza ne de gerçek anlamda bir tazminattır. Zarar uğrayanın manevi ıstırabını bir nebze dindiren, ruhsal tahribatını onaran bir araçtır. Manevi [Devamı...]
Haksız Fiilde Failin Temerrüdü ve Faizden Sorumluluğu, inden itibaren zararın tamamı için temerrüde düşmüş sayılır. Dolayısıyla, zarar gören, gerek kısmi davaya, gerekse sonradan açtığı ek davaya veya ıslaha konu ettiği [Devamı...]
Boşanma Davasında Ziynetlerin İstenmesi, ahsilini de istediğine göre, hüküm altına alınan ziynetlerin cins, gram ve ayarları gösterilmeden toplamının değerine göre hükmedilmesi doğru değildir (2. HD. [Devamı...]
Boşanma Davasında Çalışmaya İzin Verilmemesinden Kaynaklanan Kazanç Kaybının İstenmesi, asının izin vermediğini öne sürerek, bu yüzden yoksun kaldığı kazanç kaybına karşılık maddi tazminat istemiştir. Bu talep TMK’nun 174/1 kapsamında boşanmanın eki [Devamı...]
KAZANILMIŞ HAK, nmazdaki yapıların kaba inşaatının tamamlandığı, idare mahkemesince dava konusu yapı ruhsatlarıyla tespit edilen kısım haricinde yeni yapılaşma hakkı verilmediği, bu nedenle ruhsatların kazanılmış [Devamı...]
İŞLEMİ KURAN İDARE ONU GERİ ALABİLİR, ">Fazla çalışma ücretlerinden kesilen gelir vergisinin iadesi istemiyle yapılan başvurunun Defterdarlık tarafından kabul edilerek yapılan kesintilerin davacıya ödendiği, sonrasında [Devamı...]
İDARE MAHKEMESİNDE DAVA AÇMA SÜRESİ, ">Anayasanın 125’inci ve 1602 sayılı Kanunun 40’ıncı maddesinde, dava açma süresinin her çeşit işlemlerde yazılı bildirim tarihini izleyen günden itibaren [Devamı...]
Karayolları Trafik Kanunundan Doğan Hukuk Davalarında Görevli Ve Yetkili Mahkeme, e yayımlanan değişiklikle bu kanunun uygulanmasından doğan hukuk davalarında görevli ve yetkili mahkemeler yeniden belirlendi: "İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları [Devamı...]
Alkollü Araç Kullanmak, ol açmaz. Mahkemece nöroloji uzmanı, hukukçu ve trafik konusunda uzman bilirkişilerden oluşan kurul aracılığıyla; olayın salt alkolün etkisiyle gerçekleşip [Devamı...]
Bonoda Zamanaşımı, re üç yıllık zamanaşımı süresine tabi iseler de; söz konusu bonolar taraflar arasındaki temel borç ilişkisi yönünden yazılı delil başlangıcı olarak kabul [Devamı...]
Üye Kooperatifle İlişkisini Kesince Üyelik Sıfatı Sona Erer, üğünü yerine getirmeyen ve ilişkisini kesen davacının kooperatif ortağı olduğunun tespiti için açmış olduğu davanın MK’nın 2. Maddesi uyarınca kabul edilemeyeceği, [Devamı...]
Estetik Ameliyatı Yapılmasına İlişkin Sözleşme, öne sürerek maddi ve manevi tazminat istemiştir. Dosya kapsamından estetik ameliyat konusunda tarafların sözleştikleri anlaşılmaktadır. Tarafların sözleşme yapmaktaki asıl [Devamı...]
Müstehcen Görüntü Bulundurma, ideo görüntüleri olduğu, bir kısmının ise hayvanlarla insanların cinsel ilişkilerinin görüntülerini içerdiği, çocukların kullandığı müstehcen [Devamı...]
Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi-Yolsuz Tescil, nde olup, bu yolla oluşan tapu kayıtları gerçek mülkiyet durumunu oluşturmaz. Yüklenici edimini ifa ettiği oranda şahsi hak elde edebilir ve elde ettiği hakkını [Devamı...]
Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi-Alacağın Temliki-İtiraz ve Defiler, ly: Calibri; mso-fareast-language: TR; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA">Yüklenici arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesine göre kazandığı şahsi hakkını [Devamı...]
Temyiz Harcının Yatırılamaması-adil Yargılanma Hakkı, kça yüksek miktarda olan karar ve temyiz harcının yatırılmasının istenmesi ve verilen sürede yatırılmaması üzerine kanun yoluna başvuru hakkının ortadan [Devamı...]
Harici Satış Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil, kümleri uyarınca isteyebilirler. Taşınmazın güncel karşılığı talep edilmez ise de, harici satış nedeniyle ödenen bedelin uyarlama kuralları gereğince hesaplanması ve sonucuna göre [Devamı...]
Tespit Davasında Hukuksal Yarar Koşulu, rdan söz edebilmek için; bir hakkın veya hukuki durumun mevcut ve yakın bir tehlike ile tehdit edilmiş olması, bu tehdidin zarar doğurabilecek nitelikte olması, tespit [Devamı...]
Sözleşmeye Aykırılık Nedeniyle Tahliye, iş olmasının verilen süreden sonra olup akde aykırı davranışı ortadan kaldırmayacağı gözetilmelidir. Öte yandan kiralanan kiralanma amacı dışında kullanılmaya da devam etmekte olup, [Devamı...]
İştirak Nafakası, ;ocuğa bakıyorsa, çocuğa bakan taraf velayetin nezi davasını açmadan doğrudan iştirak nafakası talebinde bulunabilir (3. HD. 11.10.2010, 14433/16126). [Devamı...]
Boşanmada Manevi Tazminat, zere boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden olmalıdır. Boşanma sebebi olarak gösterilmemiş, ancak boşanmanın kesinleşmesine kadar gerçekleşmiş sadakat [Devamı...]
CEMAAT VAKIFLARININ GAYRİMENKUL EDİNME HAKKI:, ip gerçek ve tüzel kişiler sahip olabilirler. Fransız ... Rahipleri adlı topluluk adına tapuya kayıtlıyken, açılan dava sonucu tüzel kişiliği bulunmayan ve ne Türkiye [Devamı...]
AİHM'NCE HÜKMEDİLEN TAZMİNATIN HAZİNECE ÖDENMESİ:, ersonele rücu mekanizması işletilmediği için dava yoluna başvurulduğunu, sorumlulara rücu etme konusunda idarenin takdir yetkisi bulunmadığını; maddi mağduriyetleri ödenen [Devamı...]
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NİN KESİNLEŞMİŞ HAK İHLALİ KARARLARI:, üler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuşlardır. Anılan mahkeme, hükümlülerin yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin bağımsız ve tarafsız olmaması, savunma [Devamı...]
AVRUPA SOSYAL ŞARTI:, uml;venlik sisteminden yararlanarak böyle bir imkan sağlayamayan herkese yeterli yardımı sağlamayı ve hastalık halinde bu kişinin şartlarının gerektirdiği bakımı sağlamayı akit taraflar [Devamı...]
AHİM ÖNÜNDE YAPILAN SULH ANLAŞMASI İİK'NIN BELİRTTİĞİ ANLAMDA İLAM SAYILMAZ:, ilişkin kararına dayanarak Dışişleri Bakanlığı aleyhine ilamlı icra takibine geçmiş, takibe mercii nezdinde borçlu vekilince şikayet edilmiştir. İlamlı icra yoluna başvuru için [Devamı...]
AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE AYKIRILIK:, lgili davalarda, davanın taraflarının herbirinin; diğer taraf karşısında kendisini önemli ölçüde dezavantajlı konumda bırakmayacak şartlarda iddia ve savunmalarını mahkemeye [Devamı...]
TERCÜMANLIK ÜCRETİ SANIĞA YÜKLETİLEMEZ:, nığa sağlanan tercüman için ödenecek ücretin mahkumiyet halinde dahi sanığa yükletilemez (7. CD. 24.6.2003, 2478/5303). [Devamı...]
ADİL YARGILANMA HAKKINA AYKIRILIK, azlığın, taraflar arasında fark gözetmeksizin iddia ve savunmaların eşit ve karşılıklı yapıldığı dürüst bir yargılamadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uluslararası insan [Devamı...]
DİL BİLMEYEN SANIĞIN ÜCRETSİZ OLARAK ÇEVİRMENDEN YARARLANMA HAKKI, yardımından ücretsiz olarak yararlanmak hakkına sahiptir" hükmüne aykırı olarak mahkemece mahkum olan dil bilmeyen sanıktan çevirmenlik ücretinin alınmasına karar [Devamı...]
AHİM'in KESİNLEŞEN KARARI, in kararına ilişkin AHİM 2. Dairesinin kesinleşen kararı nedeniyle 2577 sayılı Yasa'nın 53/1-ı maddesi uyarınca yargılamanın yenilenmesi isteminin kabulü ile dava konusu işlemin iptali gerekir [Devamı...]

HIZLI ERİŞİM

Seçilmiş Mevzuat Seçilmiş Yazı ve Yargı Kararları Dilekçeler Sözleşmeler İhtarnameler İnşaat-İmar Sözlüğü İnsan Hakları Belgeleri İnsan Hakları Kararları Bilirkişi Raporları Yasal Faiz Hesabı Hukukumuzda Parasal Sınırlar Avukatlık Asgari Ücret Tablosu Önemli Yasal Süreler

KÜMELER

AYIN KONUSU YÖNETSEL YARGI YARGI DÜNYASI ANAYASA VE ANAYASA MAHKEMESİ MAKALELER AVUKATIN GÜNCELİ TBB DİSİPLİN KARARLARI FORUM PRATİK BİLGİLER RESİM VE KARİKATÜR ÖZLÜ SÖZLER ATATÜRK VE CUMHURİYET BAĞLANTILAR

HAVA TAHMİNİ

5 Günlük Hava Tahmini (İstanbul) 5 günlük hava tahmini
5 Günlük Hava Tahmini (Ankara) 5 günlük hava tahmini
5 Günlük Hava Tahmini (İzmir) 5 günlük hava tahmini Kaynak http://www.dmi.gov.tr